8 Mart 2015 Pazar

HİLAFET DÜŞÜRÜLDÜĞÜ YERDEN KALDIRILMALI : Yakın tarihimizde bugünü önemli kılan pek çok şey var da, bence bunların en önemli ve en vahimi M.Kemal tarafından “Hilafet’in kaldırılması”dır.

Hatırlayalım, 3 Mart 1924’te, M.Kemal’in sözünden çıkması mümkün olmayan TBMM bir yasa çıkardı. “Ümmet-i Muhammed” olarak bizi “biz” olmaktan çıkaran, “birlik ve beraberlik”imizi bozup dağıtan, “İslam coğrafyası”nı paramparça eden, her şeyiyle İslam’a ve tümüyle müslümanlara kasteden bu yasa, “müslüman millete ihanet”in, bir“emperyalist hamle”nin zemini teşkil ediliyordu: “Hilafet’in ilgası...”
431 No’lu “Hilafetin İlgasına (Kaldırılmasına) ve Hânedan-ı Osmani’nin(Osmanlı Hanedanı’nın) Türkiye Cumhuriyeti Memaliki (Ülkesi) Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun”undan söz ettiğimi anlamışsınızdır. Bu yasanın ilk maddesini hatırlayalım:
“Halife hal’ edilmiştir (görevinden alınmıştır). Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mânâ ve mefhumunda (anlamı ve kavramı/mahiyeti içinde) esasen mündemiç(mevcut/var) olduğundan, Hilafet makamı mülgadır (kaldırılmıştır).”
“Hilafet”in kaldırılmasının gerçekte kimin işine yaradığını bugünün dünyasına, özellikle de paramparça olmuş İslam Coğrafyası’na baktığımızda görüyoruz. Zaten Hilafet’in kaldırılması o günün süper gücü İngiltere’yi öylesine memnun etmişti ki, M. Kemal’e, İngiltere’nin en büyük nişanı olan “Dizbağı Nişanı”nı vermişlerdi. İşin acı yanı, bu vukuatta M.Kemal’e destek veren çok sayıda “din adamı”nın olmasıydı.
Hilafet makamı kaldırıldıktan sonra, “müslümanların siyasi-idari otoritesi”yıkıldı, “dünya müslümanlarını bir arada tutan bağ” kalmadı. “İslam’ı hayattan uzaklaştıran devrimler”in karşısında duracak hiçbir otorite kalmamıştı. Başsız kalan müslümanlar darmadağın oldular. İslam hayattan tamamen sökülüp atılarak vicdanlara hapsedildi. Müslümanlar arası bağlar koparılınca ve İslam hayata âmir olmaktan çıkarılınca, “Ümmet birliği” anlayışı da bitti. Son noktada, halen devam eden “Devlete bağlı din”dönemine geçilerek, İslam, Laik Devlet’in kontrol ve biçimlendirmesine tâbî kılındı. Bir kuşak sonra, “Laik-Kemalist Devlet ne kadar ve ne şekilde/nitelikte istiyorsa, ancak o kadar ve o şekilde/nitelikte müslüman olan bir toplum”üretilmişti bile.
İslam’ın “Hilafet Müessesesi”ni kaldıran M.Kemal’in kurduğu rejim halen hükümran ve “adli/idari tedbirler”le korunuyor. Üstelik “Laik-Kemalist devrimler”, bir de “Anayasal bağlayıcılık”la hakim durumda. Anayasanın“İnkılâp kanunlarının korunması” başlıklı 174. Maddesi’nde, bazı “Devrim Yasaları”na “Anayasal düzey” kazandırılmış. Bunlar arasında, Hilafet’i kaldıran 431 Sayılı yasa yok. Yani Hilafet’i kaldıran yasa Anayasa’da koruma altında değil, kolayca kaldırılabilecek “sıradan” bir yasa.
Şimdi bu bilgiler ışığında görünen tarihi gerçek şu: Hilafet, bir “İngiliz projesi” olarak kaldırıldı ve bu da müslümanlar eliyle yapıldı. Yani Hilafet,“emperyalist bir dünya gücünün projesi” olarak kaldırıldı.
Ancak Hilafet kaldırıldığı için paramparça olan coğrafya üzerindeki gelişmeler, bugünün dünyası için artık sürdürülebilir ve yönetilebilir olmaktan çıkmış görünüyor. Özellikle de küresel emperyalist güçler,“İslam coğrafyası”ndaki gelişmeleri ve hareketliliği, “dünya üzerindeki egemenlikleri ve çıkar ilişkileri” açısından tehlikeli görmeye başladılar.
Buradan hareketle günümüz gerçeğine ulaşıyoruz: Küresel emperyalist güçler, İslam coğrafyasını kontrol edilebilir küçük parçalara bölerek, bir Halife’nin otoritesi etrafında yönetilebilir halde yeniden organize etmek istiyorlar. Yani yeni bir “Hilafet projesi” sözkonusu.
İşte bu noktada Ümmet-i Muhammed’in çok dikkatli, basiretli, uyanık ve tedbirli olması lazım. Tehlike şu: Dün bir süper gücün projesi olarak kaldırılan Hilafet, bugün yine bir küresel gücün projesi olarak kurdurulmaya çalışılıyor...
Bunu asla kabul edemeyiz. Yapılması gereken belli: Bugün için bize hoş gelse ve anlık tatmin açısından çok iyi görünse de,kendi haklarımızı “başkalarının projesi” olarak elde etmekten kaçınıp, “kendi mücadelemiz”le “hakederek” elde etmeye çalışmalıyız.Bu cümleden olmak üzere,lanse edilen“Hilafet projeleri”nden kaçınarak, “Hilafet’in ihya edilmesi” için gereken çalışmaları müslümanlar olarak biz organize etmeliyiz.
Lafı buraya getirmişken, “Batı emperyalizmi”ne ve “Siyonist tasallut”a karşı“dik duruş” gösteren kadroların yönetimindeki Meclis’e düşen “tarihi bir görev” var. Batı’nın ve Siyonizm’in isteği üzerine yapılan her ne varsa, onları “asl”ına döndürmek, “toplumun inanç, kimlik ve kişilik değerleri”ne uygun hale getirmek... Bunların başında“Hilafet Makamı”nın yeniden ihyası geliyo r
Bunun için Hükümet TBMM’yi harekete geçirmeli ve sıradan bir yasa olan 431 Sayılı Devrim Yasası kaldırılarak, “Hilafet Makamı”nın kurulmasının önü açılmalı. Böylece müslüman topluma, kendi Halifesini seçme imkânı verilmeli. Yani Hilafet, düştüğü yerden kaldırılmalı.
Eğer bu tarihi görev acilen yapılmazsa, Ümmet-i Muhammed’in başına,“küresel habis güçlerin projesi olarak musallat edilen bir Hilafet” gelecek ve bunun üreteceği sorunları temizlemek belki de yüzyılları alacak.

 YENİAKİT / Faruk Köse




HİLAFET, DİYANET, İŞ BANKASI VS.

16. YY.’da Yavuz zamanında Memluklu’lardan Osmanlı’ya geçen hilafet 3 Mart 1924’de “makam” olarak kaldırıldı, “mana ve mefhum olarak” ise “Cumhuriyet ve TBMM’nin şahsı manevisinde mündemiç” olarak muhafaza edildi.. Hilafetin emlakı vakıflara, “şeriye vekaleti ve hilafetin tedvire memur olduğu” bir kısım görevler ve 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildi. Başlangıçta tekke ve zaviyeler ve bunların şeyhleri de Diyanet’e bağlı idi, ama 1925’de tekke ve zaviyeler kapatılınca Diyanet’in bu görev alanı da kaldırılmış oldu.
400 yıl sonra din ve devlet ayrıldı. Hilafetin laikliğe kurban edildiği “Son darbe”nin üzerinden ise 91 yıl geçmiş. O günden bugüne, yeryüzünde hiçbir din yoktur ki, o dine inananların evrensel bir temsilcisi, onların hak ve hukuklarını koruyan bir makamları olmasın. Aslında 1 Kasım 1922’de Hilafet ve monarşi birbirinden ayrıldığında istikamet belli idi. Tek başına bu günah ve bu vebal bile CHP’nin ve Kemalistlerin, Müslümanların gözünde ebediyyen mahkûm edilmesi için yeter de artar bile. 18 Kasım 1922’de Abdulmecid efendi halife seçilir. Artık padişah gönderilebilir ve hilafet Kemalistler tarafından rehin alınabilirdi. Görüntü, padişahtan kurtulurken dine sahip çıkılıyordu.
1 Kasım’da hilafet ve monarşi birbirinden ayrılıyor. Vahdeddin 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılmak zorunda bırakılıyor. İstanbul’un işgali 16 Mart 1920. Hilafet konusu 1 Mart 1924’de halife ve hanedanın ödenekleri konuşulurken gündeme geliyor. 3 Mart ve 1924’de hilafet makamına “son darbe” indiriliyor.. 5 Mart’ta da Abdulmecid efendi Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılıyor. Osmanlı hanedanı ve hilafete mensup 155 kişi ülkeden sürülüyor. Artık medreseler kapatılıp, tevhidi tedrisata geçilecek, şeriye ve evkaf bakanlığına el konulacak, harf devrimi, her şey arkası arkasına gelecek, katı bir laiklik uygulamasına geçilecek.
3 Mart 1924’de hilafet makamı ilga ediliyor, 26 Ağustos 1924’de hilafet fonundan aktarılan paralarla İş Bankası kuruluyor.
İş Bankası’na itibarı milli isimli İttihat Terakkicilerin hazineden aktardıkları para ile kurulan bankanın kaynakları da aktarılmış daha sonra. O da yetmemiş İttihatçıların geri döndükten sonra Afyon’da kurdukları Afyon Terakki Bankası’nın sermayesi de aktarılmış. Şimdi öğreniyoruz ki aslında 1980 darbesinden sonra CHP kapatılıp, İş Bankası’ndaki CHP hisseleri hazineye devredilince, bankaya istisnai vergi muafiyeti getirilmiş, yetmemiş 1982’de banka sermaye artırımına giderken, CHP’nin %28’lik hissesini oransal olarak sabit tutmak için hazineden büyük ölçüde bankaya kaynak aktarılmış. Daha sonra İş Bankası hisseleri tekrar CHP’ye geçince bu hisseler de CHP’ye geçmiş. Yani hazinenin 1982’de aktardığı para karşılığı hisseler de CHP’ye geçmiş. Oysa bu hisselerin hazineye intikali gerekirdi. Bu konunun hazine ve Cumhurbaşkanlığı ve başbakanlıkça soruşturulması gerek.. 12 Eylül’ün bu hukuksuzluğunun ortadan kaldırılması gerek.
İş Bankası’na para transferi Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği eli ile yapılmış. Çünki, CHP kapatılınca CHP hisselerinin yönetimi, Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine geçmiş.. Şimdi Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğinin en azından hazineden aktarılan parayı neması ile birlikte geri isteyip, hazineye geri iadesi gerekir.
Hazinenin hakkı hazineye, Diyanet’in hakkı Diyanet’e.. Bana kalırsa, Diyanet’in anayasal statüde özerk bir dini kurum olarak, evrensel bir ümmet birliğinin kurucu önderliği misyonunu üstlenmesi gerekir. Aynı şekilde dini vakıflar ve din öğretimi ile, İş Bankası’nın hilafet fonundan aktarılan hisselerinin de nemaları ile birlikte Diyanet’e devri gerekir.. Yakın gelecekte bir gün İş Bankası’nın yapısının değiştirilerek ribadan arındırılıp, İslam Bankası’na dönüştürüleceğini düşünüyor ve bunun için dua ediyorum. Bugün bu maksatla açılmış devam eden davalar var. İş Bankası binlerce kişi ile davalık.. Yurdun dört bir yanından açılan davalar var. Açılacak olan davalar var.. Bu davaların bir kısmı devlet, bir kısmı vatandaşlarla ilgili. Belki Cumhurbaşkanlığı makamının bunu ele alıp, inceletmesi ve bu konunun gerekirse yeni bir yasa ile çözülmesi gerek. Yeni Türkiye’de, Yeni Anayasa yapılırken, bankası olan parti komedisine de bir son vermek gerek.
Bu hilafet konusuna yarın da devam etmek gerekecek. Selâm ve dua ile.
YENİAKİT / Abdurrahman Dilipak

Hatalarımız
Bir süredir, müslümanlar olarak birbirimize karşı hangi hataları yaptığımızı veya genel duruş itibariyle ne tür hatalarımız olduğunu düşünüyorum. Daha kapsamlı bir çalışma için not aldıklarımın bazılarını sizlerle paylaşayım istedim. İşte bazı hatalarımız:
“Kelime-i Tevhid”in manasında ve yorumunda bile neredeyse birbirine zıt görüşler ileri sürüp, “iman”ı puslandırmak. “İslami değerler”i, İslam’a aykırı kavramlarla tanımlayıp algıları “İslami esaslar”dan saptırmak. Söylemde “vahye göre bir hayat” istediği halde, “vahiyle terbiye edilmemiş” fert, aile, cemaat ve toplum modelleriyle yetinmek. “İslam davası”ndan söz edip de İslami hükümlere uygun yaşamayarak, “pratik”teki hataların “esaslar”da olduğu algısına yol açmak.
Bir ve bütün olmak yerine parça parça bölünüp, gruplar arasına kaynaşmayı önleyen aşılmaz duvarlar çekmek. “Ümmet birliği”ni emreden bir dine inanıp da grup grup, fert fert parçalanmak; birliğe çağırıp da ayrı bir grup oluşturmak. Kur’an “İslam kardeşliği”ni emrettiği halde, “dünyevi hırslar”, “politik tarafgirlik” vb. sebeplerle İslam kardeşliğine ihanet etmek. Müslüman olduğunu söyleyip de İslam’a göre yaşamaktan ve konuşmaktan, müslümanlarla beraber olmaktan uzak durmak. “İttifak edilen hususlar”da ortak çalışıp birliği güçlendirmek yerine, “ihtilaf edilen hususlar”ı öne sürüp ayrılığı pekiştirmek. “Müslümanların duyguları”nı istismar ederek, İslam davasını “kişisel kazanç ve servet elde etme vasıtası”na dönüştürmek. “Birlik”i sağlayacak bir model üretmek için “müzakere” etmek yerine, “ayrılık”ı getirecek basit sorunlar için “münakaşa” etmek. “Organizasyonel işbölümü”, “kollektif hareket” ve “müştereklerde ortak çalışma” yerine “bireysel” durmak ve “sorumluluk”u üstlenmemek. Aramızda tek bir sorun olsa da çözmek için bir araya gelsek, bırakın çözmeyi, onu birkaç sorun haline getirip ayrılmak. “Duyuş”ta, “düşünüş”te, “hal”de, “gidiş”te “ben” merkezli olup, “biz” olmayı becerememek; “biz”i “ben” için heba etmek.
“Kâfir”e ve “İslam düşmanı”na karşı “müşfik/merhametli”, müslüman kardeşine karşı “şedit/acımasız” olmak. “Kavga etme ihtiyacı”nı müslüman kardeşinde gidermek. Kendisi için, haksızlıklarına dahi “adalet” beklediği halde, başkalarının haklarına riayette bile adaletten ayrılmak. “Rakip”lerinin eleştirdiği davranışlarını “yakınlık duydukları” yaptığında tevil edip fazilet aramak. “Sosyal gerçeklikler”i “mekanik durumlar”a ve “kişisel kurgular”a göre “anlama”ya, “anlamlandırma”ya, “tanıma”ya ve “tanımlama”ya kalkışmak.
“Hak”kı gizlemek, “hakkı ihya” etmeye çalışanı engellemek; doğrulara, işimize gelmiyor veya “düşüncemize uymuyor” diye “sansür” koymak. Bizim gruptansa hataları doğru, karşı gruptansa doğruları hata saymak. Başka mü’minlere “haram” kıldıklarını, “yanlış” gördüklerini kendisi sözkonusu olduğunda “mübah” saymak, “doğru” kabul etmek. Kendisine istediği adaleti başkasına lâyık görmemek, başkasına yaparken “adalet” saydığı şey kendisine yapılınca “zulüm” saymak. “Yalakalık”ı “yandaşlık ve dostluk”, yanlışlarından “uyarma”yı “muhalefet ve düşmanlık” sanmak. Hatalarından vazgeçip doğruya dönecek yerde, hatalarını doğru göstermek için doğruları iptal ve imha etmeyi göze almak. Başkalarına haram kıldıklarını kendisi için helal saymak, kendisine lâyık gördüğü şeyleri başkalarına yakıştıramamak.
“Allah’ın hükümleri” varken, hayatın insan kafasının ürünü hükümlere, yasalara göre yaşanmasından rahatsızlık duymamak. Lafzen reddettiği “tağut”u fiilen sahiplenmek; tağuta küfrettiği halde “tağutlaşanlar”ı destekleyip “ortamına sığınmak.” İslami olmayan, “İslam’a aykırı bir devlet sistemi”ni, sırf “yönetim koltuğunda müslümanlar oturuyor” diye sahiplenmek. Devlet sistemi ve “hayat programı” olarak İslam yetersizmiş gibi, hayatın “demokratik mekanizma”ya göre düzenlenmesine razı olmak.
“İslam davası”nı sürdürdüğünü söyleyip de, “İslami bir yönetim” sistemi içinde yaşamaya hazırlanmamak. “İslam Devleti”ni istediği halde, “İslami Devlet sistemi”nin “kurumsal yapı”sını ve “hukuk metinleri”ni hazırlamamak. İslam davası için gerekli olan 1 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık, 25 yıllık, 50 yıllık, 100 yıllık planlar/programları yapmamak. “İslami hareket”in bugününe ve geleceğine yönelik olarak, “her alanda istihdam edilecek lüzumlu kadrolar”ı yetiştirmemek. “Kadro, sistem ve düsturlar”ı hazırlayacak yerde sadece tez elden iktidara talip olarak “yönetme hırsı”yla “hedef”ten sapmak. İslami çalışmaları “tek adam” modeli üzerine bina etmek, “etkin ve nitelikli istişare kurulu” oluşturmamak. “Plânlı bir çalışma” yerine “plânsız” ve “dış unsurlar”ı hesaba katmadan hareket etmek; tâlî hususlarla vakit öldürmek.
İslam’ı başkalarına anlatıp, kendi yaşantısından uzak tutmak; yapmadığını söylemek, emrolunmadığını yapmak. Başkalarını “Şeriat”a davet edip, kendi fiiliyatında Şeriat’tan kaçınmak; dil ile kabul ettiği Şeriat’ı fiilen reddetmek. Kur’an’ı “hayat kitabı” olarak kabul ettiğini söyleyip de, hayatını Kur’an’a yaklaştırmaya yanaşmamak. İslam’ı bir “hayat sistemi” olarak değil, her insan için lazım olan bir “ideolojik tatmin vasıtası”ymış gibi algılamak.
“Dini gerekçe”yle “politik taraf” belirlemek, ama “politik organizasyon”un çıkarı sözkonusu olduğunda “dini esaslar”ı es geçmek.
“Bilgi”ye değil “zan”na dayanmak; her hususta söz söylemeye kalkışırken, hiçbir hususta bilgi sahibi olmaya yanaşmamak. “İdeolojik gevezelik”le meşgul olup “salih amel”i ihmal ederek, “hayat”ı biçimlendirmesi gereken İslam’ı “söylem”e hapsetmek. “İlimsiz fertler”in “ihlassız ameller”i üzerine bir topluluk üretip, bundan ilim ve amel ile yükselen İslam nizamını beklemek.
“Ahiret”e iman ettiğini söyleyip, “ahiret hiç yokmuşçasına”, hayat sadece dünyadan ibaretmişçesine “hak ve adalet”ten uzaklaşmak.




ÖLÜMSÜZLÜĞE ÖLMENİN ADI: ŞEHADET!

Şubat için “Şehadet ayı” denir. Ümmet-i Muhammed çok şehid vermiştir Şubat’ta. O halde bir Şubat yazısını “Şehadet”e ayırmamak olmaz.
Ölümsüzlüğe ölmenin adıdır “Şehadet!” Hani, insan tarih boyunca“ölümsüzlük iksiri” aranmıştır ya... İşte “hiç ölmemenin tek yolu; şehadet”tir.Allah yolunda ölmek!... Eğer Allah yolunda canını feda edersen, “ölümsüzlük iksiri”ni içmiş olursun. “Şehid” olan mü’minin ölmez, “daha güzel bir hayata dirilir.”
“Şehadet mertebesi”ne ulaşırsan, “Allah katında kıymetin” pek yüce olacak! Tertemiz, dupduru, günahların affedilmiş olarak Yaradan’ına kavuşacaksın.Hiçbir zaman kaçamayacağın ölüm, senden kaçacak! Sen şehid olursan ölüm sana ne yapabilir ki? Çünkü bir kez ölümsüzlüğe ölmüş, şehid olmuşsun!
Varsın birileri dünyayı çok sevsin. Sen, ey mü’min kardeşim, sen ölümü sev!Hayır hayır, ölümü değil, ölümsüzlüğü, ölümsüzlüğe ölmeyi sev! Sen “şehadet”i sev!
Şu “acıların dünyası”ndan “daha güzel bir alem”e geçmek için, ömrünü“şehadet peşinde” geçirmelisin! Eğer şehid olursan, “Allahu Teala’nın özel misafiri” olacaksın! Susuzluğunu “Cennet pınarları”ndan giderecek, açlığını“Cennet meyveleri”yle yatıştıracaksın! “Arş’ın gölgesi”nde “Rabbinin misafiri”olacaksın!
“Rabbinin misafiri” olmak istiyorsan “şehadet yolu”na girmeli; “Allah yolu”nda canını ve malını feda ederek “cihad” etmelisin! Tâ ki herkese nasib olmayan o “büyük şeref”e, o “mükemmel nimet”e, “şehadet”e kavuşasın! “Allah için yaşamak”, sonra da “Allah yolunda cihad” ederek“O’nun rızası için şehid olmak”, en büyük hayalin ve mutluluk kaynağın olmalı!
Önemli olan, “Rabbine şehadet etmek ve sanki bir şâhid ve şehid gibi yaşamak; bu şûura uygun fiiller işlemek”tir. Eğer şâhid olarak yaşarsan, Allah sana şehadeti nasip eder. Allah yolunda canını fedâ edersen, Cennet senin için hak olur. 
İnsan, Allah’ın bahşettiği hayatı kaybetmek istemez. Fakat ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Eğer bir şey mutlaka gelecekse, çok yakın demektir. Sana uzak gördüğün ölüm mutlaka gelecekse, ondan kaçamayacağın kesindir. Bu durumda önemli olan, nasıl yaşadığın ve nasıl öldüğündür.
O halde, “hayatına da, ölümüne de gerçek anlamını vermen” gerekecektir.“Hayatın gerçek anlamı şehid gibi yaşamak, ölümün gerçek anlamı ise şehid olmaktır.” Çünkü bu durumda sen, “Allah kelimesinin yüceltilmesi” görevini,“Allah’ın hükümlerini hayata hakim kılmak için mücadele” vazifeni yerine getirmiş; bu yolda en kıymetli şeyini, canını feda etmişsindir.
Hiç, sen “Allah rızası” için mücâdele eder, “Allah’ın adını yüceltmek” için cihad eder, Allah yolunda canından ve malından vazgeçersin de, Allahu Teala seni mükâfatsız bırakır mı? Elbette bırakmaz! Seni, duyduğunda yürekleri tatlı bir ürpertiyle harekete geçiren “şehidlik makamı”na ulaştırır. Sen artık Cennette “Peygamberlerin yoldaşı”sındır. Çünkü “gaza” ve “cihad” çalışmalarını şehidlikle taçlandırmışsındır.
Sen artık şehidsin ve ebediyyen Cennette yaşayacaksındır! Artık Cehennem sana haram olmuştur! Çünkü “Allah’tan başka ilah olmadığına dair şahitlik”ini sadece dilinle ikrar etmekle kalmamış, “Tevhid kelimesinin yücelmesi” uğruna tüm “dünyevi değerler”i bir kenara iterek şâhitliğini kanın ile sulamışsındır.
Nasıl olsa bir gün ölüp gideceğiz, değil mi? Ölümden sonra âkıbetimizin ne olacağını biliyor muyuz?
Ah, bir bilebilsek; geride, “eşim Allah için şehid oldu!” diyen gururlu eşler bırakabilmek ne güzeldir! Ah, bir bilebilsek; geride, “gözü yaşlı, ama ‘evladım şehid oldu’ diyerek yüreği mutlulukla dolmuş bir ana” bırakabilmek ne güzeldir! Ah, bir bilebilsek; geride, erkekliğe sığdıramayıp ağlayamadığından gözyaşlarını yüreğinin derinliklerine akıtan; ama“benim evladımm Allah için canını verdi” gururunu taşıyan bir baba bırakabilmek ne güzeldir! Ah, bir bilebilsek; geride, “benim babam, annem Allah için şehid oldu; ben bir şehid evladıyım; ben, hayatımı Allah’ın şâhidi olarak yaşayacağım” diyen evlatlar bırakabilmek ne güzeldir! Ah, bir bilebilsek; geride, “benim arkadaşım, can dostum Allah için şehid oldu”diyen dostlar bırakabilmek ne güzeldir!
Neler için ölmüyoruz ki! Malımız için ölüyoruz... Paramız için ölüyoruz... Toprağımız için ölüyoruz... Ülkemiz için ölüyoruz... Menfaatimiz için ölüyoruz! Fani dünyamız için ölüyoruz!
Hemen şimdi kalbine dön, yüreğinin derinliklerine in ve sor kendine... Hani, her şey için ölüyoruz ya...
Peki, Allah için ölüyor muyuz? Allah’ın rızasını kazanmak için ölüyor muyuz?Ebedi mutluluk diyarı olan Cennet için ölüyor muyuz! Tevhid kelimesinin yücelmesi için ölüyor muyuz? Allah’ın adı yüce olsun diye, Kur’an’ın hükmü hayata âmir olsun diye, müslümanlar zilletten kurtulup lâyık oldukları izzete kavuşsunlar diye ölüyor muyuz? Söyle ey mü’min kardeşim, ölümsüzlüğe ölüyor muyuz?
Nasıl olsa ölmeyecek miyiz? Nasıl olsa bu dünya hayatı sona ermeyecek mi? Peki, dünyevi çıkarlar için verdiğimiz canı niçin Allah için vermiyoruz?Bu can bu bedenden nasıl olsa çıkacak, bari Allah için çıksın, değil mi?
Hadi gelin, ölümsüzlüğe ölelim! Şehâdete... Bunun için, hayatımızı bir “şâhid” olarak yaşayalım.
Eğer “yaşayan bir şehid” olursan, şehadetinde sonsuzluğu yaşarsın!
Selam olsun “şehâdetin âşıkları”na!...


Yasaların meşruiyeti için ana kriterler
Yasalar niçin yapılır, amaç nedir? Yasalar neyi sağlar? Yasa ile hukuk arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu ve benzeri suallar “hayatın tanımlanması” bakımından çok önemli. Özellikle de “gayrimeşru yasalar” olması halinde, “yasaların meşruiyeti” konusu daha da önemli.
Hukuk, kendini “yasalar”la gösterir; lâkin her yasa hukuk/hukuki değildir.Bazan öyle olur ki, hukuk yasalarla mahkûm edilebilir ve yasaların tasallutu altına giren hukuk, zalim yönetimleri meşrulaştıran birer mekanizmaya dönüşebilir. O halde önce yasaların hukuki olması lazımdır;“hukuk”un yasalarla biçimlendirilmemesi, bilâkis yasaların hukuka dayalı ve hukukun nasıl tatbik edileceğini gösteren uygulama biçimleri olarak yapılması gerekir.
Bu konunun önemi, “hukuk” ile “iktidar” arasındaki sıkı münasebetler nedeniyle daha bir önem taşır. Zira; kimi sistemlerde yasalar “iktidarın gücü”nü belirler, yani iktidarın gücü yasalarla nitelik/belirlilik kazanır; bazı sistemlerde yasaları iktidarın gücü belirler, yani nitel ve nicel ölçekte yasaları belirleyen ve kontrol eden, iktidarın gücüdür; kimi sistemlerde ise yasalar ile iktidarın gücü başka kaynaklardan beslenir ve başka amaçlara hizmet eder, iktidarın gücü niteliğini etkilemeksizin yasaların amaçlarını gerçekleştirmek üzere tatbikine, yasalar da gücünü kutsallaştırmaksızın iktidarın meşruiyetine yardımcı olur.
Her üçünün ortak noktasının, “yasaların uygulanması için iktidar gücüne, iktidarın da meşruiyet için yasal çerçeveye ihtiyacının olduğu”nu görmüşsünüzdür. Haliyle şu üç suale verilecek cevap, hem“rejimin/sistemin niteliği”ni, hem de “iktidarın eylemlerinin mahiyeti/meşruiyeti”ni ifade için özel bir önemi haiz olacaktır.
1- Siyasal sistemi değiştirmeden yasaları değiştirmek mümkün mü?
2- Yasalar değiştirilerek siyasal sistem değiştirilebilir mi?
3- Yasaların hiç değiştirilemeyecek bir özü var mı?
Kesin olan şu: Siyasal rejimin/sistemin yasaları belirlemesi durumunda, yasaları değiştirerek siyasal rejimi/sistemi değiştiremezsiniz. Çünkü böyle bir rejimde/sistemde hem siyasal rejim/sistem yasalara üstün ve egemendir ve yasalardan doğrudan etkilenmez; hem de  yasalar, siyasal sistemi koruyacak nitelikte yapıldığından değiştirilemez. Ancak bu son durum, yasaların olması gereken amaçlarına ters düşer. Zira yasaların asıl amacı, niteliği her ne olursa olsun, siyasal rejimi/sistemi korumak olmamalıdır.
Diğer açıdan baktığımızda, yani yasaların siyasal sistemi belirlemesi durumunda, yasaları değiştirerek siyasal sistemi değiştirmek mümkündür.Çünkü böyle bir sistemde hukuk egemendir, hukukun somut metinleri olan yasalar, hem hukuktan beklenenleri karşılar, hem de yine hukukun düzenleyeceği siyasal rejimi/sistemi şekillendirip yönlendirir.
Şimdi yasaların meşruiyet için hangi amaçları taşıması gerektiğine değinebiliriz.
Özel amaca hizmet eden yasalar, genellikle “siyasal rejimlerin/sistemlerin hukuka egemen olduğu ve hukuka rağmen icraatta bulunduğu, yasaların siyasal sistemin bekçisi olduğu, iktidarın gücüne meşruiyet kazandırma işlevi yürüttüğü zeminler”de görülür. Burada önemli olan, sözkonusu “özel amaç”ın neye hizmet ettiğidir.
Yasaların asıl amacı “genel amaçlar”dır. Bunları; “adalet”i sağlamak, “hak”kı sahibine iade etmek, “sosyal denge”yi kurmak ve korumak, “toplumsal barış”ı sağlamak, “sosyal kimlik”in yozlaşmasının önünü almak, “toplumsal uyum”u gerçekleştirmek, “temel hak ve hürriyetler”i güvence altına almak, “rejim-halk uyumlaşması”nı sağlamak, “zorbalığı ve despotizmi” önlemek, “iktidarın gücü”nü sınırlandırmak ve kontrol altında tutmak, “eşitsizlikler”“sosyal çözülme”ye yol açmayacak düzeyde tutmak, “sosyal ahlâk”ı koruyup baskın olmasını sağlamak şeklinde sıralayabiliriz.
İşte, “hukuk egemen bir toplum”da, siyasal rejime/sisteme meşruiyet kazandıracak yasaların genel amaçları, asgari bu nitelikleri taşımalıdır. Bunlar, aynı zamanda yasaların bizatihi meşruiyeti için de olmazsa olmaz ana kriterlerdir; bu asgari nitelikleri taşımayan yasalar meşruiyet vasfını haiz olamazlar. Nitekim uygulamada “hukuk” ile “yasa” farklılaşabiliyor; her yasa “hukuk kuralı” işlevi görmeyebiliyor.
Hukuki olsun ya da olmasın, yasalar, toplumu zapt-u rapt altına alabilir, toplumda belli bir düzen/dirlik sağlayabilir. Ancak aslolan, “toplumsal ve bireysel mutluluk”un sağlanmasıdır. Bunun yolu “dirlik”ten çok, “hürriyet”tir. Zira insanlar “dirlik” olmadan da mutlu olabilir, ancak “hürriyet” olmadan, hiçbir dirlik ne “adalet”i sağlayabilir, ne de “mutluluk”u...
Elbette “toplumun dirliği önemsizdir” demiyorum; ancak “hürriyeti feda eden bir dirlik”, ya da “dirliği feda eden bir hürriyet” seçenekleri karşısında, “hürriyetten yana” tercih belirtiyorum. Bir de, yasalarla “sosyal/kültürel kimlik” belirlemenin yasaların zulüm aracına dönüşmesine yol açacağını, tam aksine yasaları “sosyal/kültürel kimlik”in belirlemesi gerektiğini hatırlatıyorum.
Bir devlette, “yasalar”ın “güç kaynakları”yla birleşmesinden oluşan zorbalıkla da iktidar olunabilir; ancak devletin yaşama sırrı “iktidarın gücü”nde değil, “yasaların niteliği”nde, “hukuk”a uygun olup olmamasında saklıdır.


 YENİAKİT / Faruk Köse

1 Mart 2015 Pazar

BEN ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMAN’IM YAŞASIN BARIŞ :Türklerin ve Kürtlerin birbirine karşı kazanacakları bir zafer yok. Kazanacakları tek bir zafer var o da birlikte kazanacakları bir zaferdir..



Allah'ın Resul'ü der ki  "Siz kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz içinde istemedikçe iman etmiş sayılmazsınız." Türkler Kürt kardeşleri için Kürtler de Türk kardeşleri için huzur ve barış istemedikçe iman etmiş sayılmaz."

"Allah bizi farklı farklı yaratarak birbirimizi öldürelim diye mi var etti? Hayır öyle değil. Aslında ve bu farklılıkları Allah, kendi azametinin delili olarak vermiş. Yani Allah ayetlerinde diyor ki Kürt'ün varlığı benim delilimdir. Sen Kürt yoktur dersen ayeti inkar edersin. Bizim öteden beri yaptığımız yanlışlıklardan bir tanesi budur


Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)
“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 22)

“Böylece Sur’a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu) soruşturmazlar da.” (Müminun Suresi, 101)

Tarih göstermektedir ki, "öfkeli soy koruyuculuğu", pagan veya dinsiz toplumlara ait bir hastalıktır. Bu toplumlarda her zaman için ırk, soy ve kabile üstünlüğüne dayalı iddialar ve buna dayalı çatışmalar var olmuştur. Çünkü insanlar üstünlüğü ırk, soy, kabile gibi özelliklerde aramışlardır. 

Oysa Kuran'daki ifadeyle "...izzet ve gücün tümü Allah'ındır..." (Yunus Suresi, 65)    İnsanlar ise ırkları, renkleri, derileri fark etmeksizin Allah tarafından yaratılmış olan, Allah'a son derece muhtaç aciz varlıklardır. Hepsi de ölüme mahkumdur. Dolayısıyla bir insanın diğer bir insana veya bir toplumun diğer bir topluma karşı bir "izzet", yani üstünlük iddiasında bulunmaya hakkı yoktur. Nitekim bu saçma iddialar, ölümle birlikte unutulup gidecektir. Kıyamet günüyle ilgili bir ayette bu gerçek şöyle bildirilir:

Ayette bildirildiği gibi ölüm anında, kıyamet gününde ya da ahirette ırk, renk, etnik köken gibi unsurların hiçbir önemi olmayacaktır. O an önemli olan tek şey, kişinin Allah'a yakınlığı ve Allah'ın rızasını kazanıp kazanmadığı olacaktır. O gün kimse kimseye soyunu, ırkını soracak bir durumda da olmayacaktır. Bugün soylarından dolayı azgınlaşanlar, taşkınlık yapanlar, insanları öldüren, hatta diri diri yakanlar, o gün hangi soydan olurlarsa olsunlar ne kadar aciz ve muhtaç durumda olduklarını kavrayacaklardır.

IRKCILIK MİLLİYETÇİLİK İLE İLGİLİ HADİSLER
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 



Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir." (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)
"Asabiyet (kavmiyetçilik) dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ yolunda mücâdeleye girişen Bizden değildir." (Ebû Dâvud, Edeb 112)
Vasîle bin el-Eskâ (r.a.) anlatıyor: "Ben, 'Yâ Rasûlallah! Adamın kendi kavmine bir zulüm üzerine yardım etmesi asabiyetten (ırkçılıktan) mıdır?' diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Evet" buyurdu." (İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949; Ebû Dâvud, Edeb 121, hadis no: 5119; Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160)
Rasûlullah (s.a.s.)'a soruldu: "Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini, ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?" Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: "Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir/kavmiyetçiliktir."(Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949)
"Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir." (Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117)
"Kim kâfir olan dokuz atasını onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle
sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur." (Ahmed bin Hanbel, 5/128)
"Bir kısım insanlar vardır ki, cehennem kömüründen başka bir şey olmayan adamlarla iftihar ederler, övünürler. İşte bunlar ya bu övünmeden vazgeçerler, ya da Allah nezdinde, pisliği burunlarıyla yuvarlayan pislik böceklerinden daha değersiz olurlar." (Ahmed bin Hanbel, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb 111)
"Aziz ve Celil olan Allah sizden câhiliyye devrinin kabalığını ve babalarla övünmeyi gidermiştir. Mü' min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan ise şakîdir. Siz, Âdem'in çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bazı adamlar, (kâfir olarak ölen) kavimleriyle övünmeyi terketsinler. Çünkü onlar cehennemin kömüründen bir kömürdürler, yahut onlar, Allah indinde burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar." (Ebû Dâvud, Edeb 120, hadis no: 5116)
"Müslüman cemaatten ayrılan ve itaat yolunu terketmiş olarak ölen kimsenin ölümü, câhiliyye ölümüdür. Ümmetime karşı harekete geçerek mü'minin imanına saygı duymaksızın ve sözleşmeli bulunduğu kimseye karşı olan ahdine vefâ göstermeksizin suçlusuyla suçsuzuyla bütün ümmetimi vurmaya kalkışan kimse Benim ümmetimden değildir. Asabiyet/ırkçılık duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut ırkçılık dâvâsı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin ölümü câhiliyye ölümüdür." (Müslim, İmâre 57; Nesâî, Tahrim 27; İbn Mâce, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel, 2/306, 488.
"Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenkeder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür." (İbn Mâce, Fiten 7)
"Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez." (İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225)
"Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir." (Cem'u'l-Fevâid, 1/510, hadis no: 3632)


LANETLİ ÜSTÜN IRKÇILIK


a) Her şeyden önce insanlar arasında var olan farklılıklar bir tahakküm etme, üstünlük sağlama ya da egemenlik kurma vasıtası değil, bir tanışma ve dayanışma vasıtası olmalıdır.
b) Hiçbir insan doğuştan imtiyazlı ya da doğuştan eksik değildir.
c) Bir insanın A ırkından ya da B ırkından olması kendi elinde değildir. Dolayısıyla insanın kendi seçmediği şeylerle övünmesi mantıklı olmadığı gibi, bu sebeple kınanması ya da hor görülmesi de insanca değildir.
d) Bir insanın kadın ya da erkek olması önemli bir imtiyaz olmadığı gibi, A milletinden ya da B milletinden olması da önemli değildir.
e) İnsanın asıl üstünlüğü, asıl büyüklüğü ve asıl şerefi, yaratıcısına karşı duyduğu sorumlulukla doğru orantılıdır. Kim ne kadar kendisini Allah’a karşı sorumlu hissediyor ve gereğini yapıyorsa üstünlük ve şereften en büyük payı o almaktadır.
f) Bir insan kendi ırkını ve ırkdaşlarını sevebilir; ancak bu sevgi başka ırklardan olanlara karşı bir nefrete dönüşmemelidir.

YAŞASIN BARIŞ :
Türklerin ve Kürtlerin birbirine karşı kazanacakları bir zafer yok. Kazanacakları tek bir zafer var o da birlikte kazanacakları bir zaferdir..
Bugün yaşadıklarımız bir intihar ideolojisine benziyor.. Birbirimizi öldürerek kendimize zarar veriyoruz.. Kör bir savaştır bu. Haklı olmak, kimseye haksızlık etme hakkı vermez.. Ve bu kirli savaşta herkesin haklı gerekçeleri yanında haksız fiilleri de sözkonusu..
Ulus devlet dönemi bitti. Sınırlar kalkarken, bu coğrafyaya yeni kanlı sınırlar çizmek tarihin akış yönüne karşı kürek çekmekten başka bir anlam taşımaz..
Bağımsız bir Kürdistan hayali, Kürtlerin İran’a, Türkiye’ye, Irak Arap yönetimine karşı zaferle kazanılacak bir savaşı ile mümkün.. Kürt birliğini, bölünmüş bir Türkiye, bölünmüş bir İran, bölünmüş bir Irak, bölünmüş bir Suriye ile başarabilirsiniz.. Bunu kimle, kimin adına, nasıl gerçekleştireceksiniz..
Bölgenin her yerine dağılmış Kürtleri nasıl toplayacaksınız. Kürtlerin hepsi buna “evet” diyecek mi? Kürt coğrafyası denilen bölgedeki Türkleri, Arapları, Süryanileri ne yapacaksınız..
Türk’le Kürt etle tırnak gibidir. Ayıramazsınız.. Hepimizin kanında ötekinin kanı var. İş ortağı, akraba bir halkız biz.. Ayıramazsınız..
Irkçılığın her türlüsü lanetlidir.. İlk haram, ilk lanet ırkçılığadır.. “Fikri kavmiyyeti tel’in ediyor peygamber”
Doğduğumuz ana-babayı biz seçmedik, doğduğumuz zamanı, toprağı biz seçmedik, derimizin rengini bir seçmedik, cinsiyetimizi biz seçmedik.. Bundan dolayı üstün veya geri olamayız..
Zaza’sı, Sorani’si, Gurmanço’su buna razı olacak mı? Kürt feodaller, Kürt Müslümanları, laik, sosyal bir Kürdistan’a evet diyecek mi?
Musul petrollerini çıkın, hangi ekonomik güçle bunu yapacaksınız.. Musul petrollerinde elbette Kürtler de pay sahibi.. Şiiler, Araplar ve Türkmenlerin hakkı ne olacak.
Petrol barışın yakıtı değilse savaşın aracı olur..
Barış süreci ile ilgili olarak varılan karar akl-ı selimin zaferidir..
Kapsamlı bir Anayasa değişikliği ile herkesin inandığı gibi yaşayabileceği, düşündüğünü özgürce ifade edebileceği, dini, mezhebi, etnik, ideolojik, politik, felsefi ve vicdani çoğulculuğa imkân tanıyan bir Türkiye’yi hayata geçirmemiz gerek..
Yeni bir Türkiye kurulacak ve herkes orada kendine bir yer bulacak.
Burası Hz. Adem’in ülkesidir. Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in ülkesidir. Her insan biraz Anadoluludur.. Çünkü burası Ademoğullarının kadim yurdudur. Hiç bir ırka ait olamaz bu topraklar. Bu topraklar Kudüs’ü mikad alanı içindedir ve arzı mev’uddur.. Bu toprakların hakimi değil, hadimi olunur ancak..
Şimdi ırmak yatağına dönüyor.. Şimdi kan ve gözyaşının yerini barış ve kardeşlik alacak..
Baharla birlikte silahların bırakılması gündeme gelecek inşallah.
Birileri bu toprağın çocuklarının kanları ve gözyaşları üzerine kendilerine iktidar ve servet üretmek istiyor. Bu kanlı ve kirli savaşın ucuz askerleri olmayalım.. Bu soğuk savaş tuzağına düşmeyelim..
Dün açıklanan mutabakat metni yeni Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan terör sorununun çözümü istikametinde, doğru yönde ileri doğru atılmış bir adımdır.. Bu adımların arkası gelmeli..
Sorun sadece Türk-Kürt sorunu değil.. Kürtlerin de kendi aralarındaki sorunları aynı çoğulcu anlayışla çözmesi gerek.. Dindar Kürtler, geleneksel yapılar, herkes rekabet içinde işbirliği yapmanın bir yolunu bulmalı. En tepede İslam kardeşliği bizi bir araya getirecektir..
Dün Aynel Arab’da IŞİD saflarında, PYD’ye karşı savaşan Kürtlerin varlığını unutmayalım. Dünkü IŞİD’in Aynel Arab’da, PKK ve Barzani’ye, uluslararası koalisyona rağmen nasıl bir baskı kurduğunu da hatırlayalım..
Birbirimize rağmen başarı şansımız yok. Ama birlikte çok daha fazlasını kazanabiliriz..
Unutmayalım: Tefrika girmeden bir millete düşman giremez, toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Bu barış Araplar için de model oluşturmalı.. Bir adım sonrası, bölgede aramızdaki sınırları kaldırmalıyız..
Mevcut kavga; İsrail ve bölge dışı güçlerin bölgeye yerleşmesi ve altyapımızın çökertilmesi, darbeler, savaşlar ve terör için uygun bir zemin oluşturuyor..
Şimdi belki Barzani ile konuşup dağdan ineceklerin istihdamı, sosyal güvencesi, sivil hayata, iktisadi hayata meşru bir şekilde katılmaları, bir aile düzeni kurmaları için de bir şeyler yapmak gerek.
Bu kan ve gözyaşı bitsin artık.
Analar ağlamasın..
Selam ve dua ile..
YENİAKİT / Abdurrahman Dillipak


100 YILLIK PRANGA KIRILIYOR
28 Şubat 2015 gününü tarih sayfalarında apayrı bir yere konumlandırınız. Bu gün Dolmabahçe'de Hükümet ile HDP heyetinin ortak açıklamasıyla, Yeni Türkiye gelecek tarihinin yönünün çevrildiğini not ediniz. Dolmabahçe'den verilen mesaj şudur: 100 yıllık pranga kırılıyor. Ülkemizin kutlu yürüyüşü önündeki çok önemli bir set yıkılıyor. Türk-Kürt kardeşliği, küresel engelleri deviriyor. Büyük Türkiye'nin önü açılıyor.

2005-2015 arasında 10 yılda yazılmış diriliş hikayesini hiçbir zaman unutmayınız. Bugünlere kolay gelinmedi. Kardeşlik yürüyüşü 2005'te Diyarbakır meydanında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın (Cumhurbaşkanı) tarihi konuşmasıyla başlamıştı. 
2005-DIYARBAKIR:Tayyip Erdoğan, Kürt sorununun çözümünün anahtarını elinde tutan güçte bir liderdi.

Cesurdu. Kürt sorununu çözebilmek için 
'olmazsa olmaz' özelliklerin birçoğuna sahipti. 2005'te Diyarbakır'a gidip, "Kürt sorunu vardır ve devletin bugüne kadar yaptığı hatalardan dolayı özeleştiri yapıyorum. Birlik ve kardeşlik yürüyüşünü başlatıyorum"demişti. Bugüne dek hiçbir Türk lideri, ülkenin 'tarihi' ve 'en sancılı' sorununa ilişkin böylesine özlü konuşma yapmamıştı. Diyarbakır'da attığı 'büyük' bir adımdı. Yeni Türkiye'nin bölgesel güç kavramının ilan edilmesiydi. Konuşmayla sadece Türkiye içi bir meseleye neşter atmıyor, Ortadoğu'nun da kaderini değiştirecek bir hamleyi başlatıyordu. 

2013 Nevruz deklarasyonu

Türk-Kürt kardeşliğini kırmak için o günden sonra yerli-yabancı birçok odak uğraştı. Kritik kavşaklardan geçildi, 
2013 Nevruz'unda, Türk-Kürt kardeşliğinin önündeki setleri yıkacak İKİNCİ HAMLE geldi. Abdullah Öcalan, Ortadoğu'daki gelişmeleri iyi okumuş, yepyeni bir döneme Türkiye ile beraber imza atmak için çok önemli bir açıklamayla ortaya çıkmıştı."Yeni bir süreç başlıyor" mesajı: Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor.

Birbirine karşı kışkırtıcı savaşlara artık dur diyor. Bugün artık yeni bir Türkiye'ye, yeni bir Ortadoğu'ya uyanıyoruz. Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyasi sürece kapı açılıyor. Siyasi, sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor. Demokratik hakları özgürlüğü eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor. 
SİLAHLAR SUSSUN, FİKİRLER KONUŞSUN. Silah değil, siyaset öne çıkıyor. Zaman çatışmanın değil, ittifakın ve helalleşmenin zamanıdır.
Çanakkale'de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler, 1920 Meclis'ini birlikte açmışlardır. Ortak geçmişimizin ortaya koyduğu gerçek, ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir.
2015-DOLMABAHÇE: Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan-İçişleri Bakanı Efkan Ala ve HDP heyeti, tarihi deklarasyonu açıkladı: "Barışa giderken, demokratik bir çözüme ulaşmak temel hedeftir. Asgari müştereğin sağlandığı ilkelerde silahlı mücadeleyi bırakma temelinde stratejik ve tarihi kararı vermek için PKK'yı bahar aylarında olağanüstü kongreyi toplamaya davet ediyorum. Bu davet, silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasetin almasına yönelik tarihi bir niyet beyanıdır." Akdoğan son noktayı koydu: "Silahsızlanma ve tam anlamıyla bir eylemsizliğin hayata geçirilmesi çok önemlidir."

SONUÇ: Zamanın ruhunu okuyamayan tarihin çöp sepetine giderdi. Suyun akışına direnenler uçuruma sürüklenirdi. Buna asla izin verilemezdi. Bin yıllık kardeşler Türkler ve Kürtler kökleri üzerinden yeniden doğmaya ve ayağa kalkmaya karar verdi.
2015 Nevruzu'na giderken yeni müjde geldi. 
BÜYÜK TÜRKİYE'NİN YOLU AÇIK OLSUN 
TAKVİM / Bülent Erandaç

BARIŞ
Barış ateşi yeniden bulmaktır.
Barışa yer açmak değil, her tarafımızı barış ve kardeşlik gerçeğiyle süslemek gibi.
İnsanların kanına değil.
İnsanlığın soyuna girmek gibi. 
***

Şimdi, insanları silahla baş göz eden sistemin, demokratik sistemle yer değiştirmesinin mevsimindeyiz.
Bütün halkları kucağına sığdıran toprakların barış ikliminde.
Meselenin siyaset tarafına bakmıyorum.
Silahların gölgesinden ağaçlarına gölgesine uzanacak zamana bakıyorum. 
***

Yıllarca yazdık. "Ahmed Arif'in prangalar eskittiği hasret, hepimizin hasretiydi.
Zulamızdaki resimler, birbirimizden saklamadığımız resimlerdi.
Güneşi aydınlığımızla boyarken, yüreklerimizin kapılara dayanmasının tek sebebi sevgiydi.
Memleket sevgisi." 
***

Kaç kez haykırdık. "Kürt böreğimiz vardı, hepimizde gizli kalmış Kürt inadı!
Soframızdaki ekmeği misafirimiz yesin diye, birbirimizi yerdik.
Kürdili hicaz şarkılarımız vardı, efkarımıza efkar katardık.
Kekik kokulu baharları aynı anda hissederken, kayıpları arayan otobüs yolcularıydık.
Allah'ın suyunu bizlere parayla satanlara karşı direnirken, aynı toprağın çocuklarıydık.
Nimetlerin yoksulu, zahmetlerin zengini.
Birbirine bakan resimlerimiz var.
Kardeş olmuş isimlerimiz." 
***

Kötü bir zaman diliminden geçtik.
Bu ülkenin anneleri savaş istemiyor.
Omuzlarda tabut görmek istemediğimiz zamanlara uzanmak istiyoruz.
Şehitlerden medet umarak siyaset yapmanın da sonu gelmeli.
Barıştan korkmanın lüzumu yok.
Uzlaşmasız toplumlar birbirini tüketir. 
***

Demokrasi; kestiği ekmeğin dilimlerini eşit dağıtmanın resmidir.
Eğer ruhumuzda gerçek bir barışı hissedebiliyorsak.
Dildeki silahları da susturmaktan yanayım.
Barış sadece silahsızlık değildir çünkü. 
***

Gökyüzü mavi kalsın.
Çocuklarımız canlı kalsın.
Siyasetin silahsız olanı da
çocuklarımıza miras kalsın.
TAKVİM / HAKKI YALÇIN


DERİN ODAKLARIN 7 HAZİRAN PLANI

Erdoğan'ın 30 Ocak 2009'da İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e, "One minute" tokadı atmasından sonra, Türkiyemiz, MİLLİ VE BAĞIMSIZ politikalarına hız vermişti. Avrasya'nın en güçlü devleti olma yolunda ilerlemeye, 2023 yılında BÜYÜK TÜRKİYE olmayı kafasına koymuştu. Ankara, Londra'nın arka bahçesi olmaktan çıkarılmıştı.
Küllerinden doğan ülkemizi tökezletmek, durdurmak, yolundan çevirmek isteyen New York, Londra, Berlin-Tel Aviv hattında oturan ÜST AKIL, ne yapacaklarını masaya yatırdı. 2013-
2014-2015 yıllarına yönelik bir Türkiye Stratejisi hazırladılar. Bu strateji 3 AYAK üzerine oturtuldu:
Birinci Ayak: 2013 yılında başlatılacaktı. Sokaklarda kaos ve Cunta hareketiyle, Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidar zayıflatılacak. Bunun için, Gezi sokak hareketleri, Mısır ve Ukrayna'da aynı zamanda başlatıldı. Arkasında CHP vardı. 17/25 Aralık'ta Fethullah Gülen cuntası darbe teşebbüsünde bulundu.
Erdoğan'ın kararlı tutumu sonucu, Türkiye'de kamu düzeni, uçurumun eşiğinden döndü.İkinci Ayak: 30 Mart yerel seçimlerinde, Erdoğan'lı AK Parti, yüzde 40 altına düşürülecek. Ankara ve İstanbul belediye başkanlarını CHP kazanacak. 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Erdoğan'ın kazanması engellenecek.
Üçüncü Ayak: 7 Haziran seçimlerinde, Davutoğlu'nun 330 milletvekili alması engellenecek. Yeni Anayasa çıkarılamayacak.

Derin manevralar

ÜST AKIL, en iyi beyinlerini görevlendirdi. Yeni Türkiye'yi tökezletecek derin manevralar üzerinde harıl harıl çalışıyorlar. Bu yolda, 2 aşamalı, "PARLAMENTO'DA KAOS VE SOKAKTA KAOS" isimli planları hazır: 1- Yeni Parlamento'da KAOS: HDP'nin barajı aşması üzerine kurgulandı. HDP'nin 60'a yakın milletvekili çıkarması sağlanacak.
AK Parti, 330 ve hatta 300 altına düşürülecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan kuşatılacak. 2- Sokakta KAOS: HDP'nin barajı aşamaması üzerine kurgulandı.
Kandil'deki baronlar, Irak ve Suriye'deki gelişmeleri fırsatçılığa çevirme peşindeler.
Türkiye'de barışa yanaşmama karşılığında DERİN AMERİKA- AVRUPA- İSRAİL'DEN önemli destekler aldıkları anlaşılıyor.
İngiliz basını ısrarla "Bölgesel Parlamento" tezgâha şimdiden başladı.
7 Haziran sonrasında da 'Kürtler Meclis dışında bırakıldı' kampanyasına geçecekler.
Derin odakların, bu sinsi planına karşı, elbette Yeni Türkiye liderliğinin karşı hamleleri olacak. HDP barajı aşamadığı takdirde, yabancı odakları şaşkına çevirecek hamle, "Kısa zamanda, Yeni Türkiye, Yeni Anayasa'ya kavuşacak.
Yüzde 10 barajı olmadan ÇOK ERKEN SEÇİME gidilerek, yabancı oyunlar alt üst edilecek."

SONUÇ: 7 Haziran'dan Başbakan Davutoğlu, en az 330 milletvekili alarak çıktığı takdirde, artık eski Türkiye'ye dönüş asla olmayacak. Eski Türkiye'nin yıkılan duvarları arasında ÜST AKLIN yerli ve yabancı uşakları da kalacak.
Eskimiş muhalefet dağılırken, yeni liderler gelecek. 2015-2019 süreci, Yeni Türkiye'nin geleceğe dönük kurumsal yapısını tamamlayacağı RESTORASYON YILLARI olacak. 

TAKVİM / Bülent Erandaç

BEDİÜZZAMAN’IN İSLAM KARDEŞLİĞİNE VE IRKÇILIĞA BAKIŞI

A- Milliyet fikri
Bediüzzaman Hucurat Suresi’nin 13. ayetini tefsir ederken, “Şu ayet-i kerimenin ifade ettiği yüksek hakikat hayat-ı içtimaiyeye ait olduğu için, hayat-ı içtimaiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisanıyla değil, belki İslamın hayat-ı içtimaiyesiyle alakadar olan Eski Said lisanıyla, Kur’an-ı Azimü’ş-şan’a bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmaya mecbur oldum.”3 diyerek Hucurat Suresi 13. ayetinin, tüm insanlığın ve özellikle Müslümanların toplumsal hayatına baktığını ve Müslümanları bir araya getirmenin temel şartlarına işaret ettiğini ifade ediyor. Ona göre Kur’an’a ait olan her şey çok değerlidir. İnsanların bir kadınla bir erkekten yaratıldıklarını, sonra kavim ve kabilelere ayrıldığını gösteren bu ayetin, İslam birliğinin şartlarını ifade etmesi bakımından yüksek bir hakikat ihtiva etmektedir.
Bediüzzaman ayette geçen “Tearüf” (tanışma) kelimesinin ifade ettiği mana üzerinde durarak “ayet-i kerimenin ifade ettiği tearüf ve teavün düsturunun beyanı için” özetle şöyle diyor: “Bilindiği gibi bir ordu tugaylara, tugaylar alaylara, alaylar taburlara, taburlar bölüklere, bölükler takımlara ayrılıyor. Bunun amacı, askerlerin değişik yönlerini ve yeteneklerini ortaya koymak ve o yeteneklere göre görev dağılımını yapmaktır. Böylece o ordunun fertleri yardımlaşma prensibiyle gerçek bir görev yerine getirmiş olacaklar ve toplumun sosyal hayatı düşmanın saldırısından korunmuş olacak. Hiç şüphesiz ordunun muhtelif kısımlara ayrılmasından maksat, tugay ve taburların birbirilerine karşı husumet beslemeleri ve kavga etmeleri değildir. Tıpkı bunun gibi, İslam toplumu da kabile, kavim ve gruplara ayrılmış büyük bir ordu hükmündedir. Fakat bu toplumun çok sayıda birliğini gerektiren yönler vardır. Her şeyden önce Yaratıcıları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir… Bu kadar birlikler elbette ki kardeşliği, muhabbeti ve birliği gerektiriyor. Anlaşılıyor ki, kabile ve gruplara bölünmüş olmak, şu ayetin ifade ettiği gibi, tanışmak, yardımlaşmak ve dayanışmak içindir, birbirini inkâr etmek ya da birbirileriyle kavga etmek için değildir.”4
Kur’an’ın ifade ettiği milliyet fikri hakkındaki görüşlerini bir paragrafta izah eden Bediüzzaman, özellikle zalim Avrupa yöneticilerinin tahrikiyle gelişme gösteren günümüz milliyetçilik hareketlerine dikkat çekerek şöyle diyor: “Milliyet fikri bu asırda çok ileri gitmiş, özellikle de dessas Avrupa zalimleri, parçalayıp yutsunlar diye bu fikri Müslümanlar içinde menfi bir şekilde uyandırıyorlar.”5
Bediüzzaman’a göre milliyet fikri içinde nefsanî bir zevk, gafletkarane bir lezzet ve uğursuzca bir güç vardır. Onun için bu zamanda sosyal hayatın içinde olanları bu zevkten vazgeçirmek mümkün görünmediği için onlara “milliyetçilik yapmayınız” denilmez.
B- Milliyetçiliğin kısımları
Bediüzzaman orijinal bir tespitle milliyetçiliği “menfi ve müspet” olmak üzere iki kısma ayırmaktadır.
1) Menfi milliyetçilik
Her iki milliyetçiliğin özelliklerini sayan Bediüzzaman’a göre menfi milliyet öncelikle olumsuz, uğursuz ve zararlıdır. Ayrıca başkasını yutmakla beslendiğinden diğer kavimlere ve ırklara karşı düşmanlık besler ve onlara karşı uyanık davranır.
Bediüzzaman bu tür bir milliyetçiliğin düşmanlığa, kargaşaya ve keşmekeşe sebebiyet verdiğini, hem ayet-i kerime hem de hadis-i şerif ile yasaklandığını ifade eder. Bediüzzaman, unsuriyet, ırkçılık ya da kavmiyetçilik şeklinde ifade edilebilen böyle fikirlere sahip olanları menfi milliyetçi olarak görmekte ve böylelerinin İslam toplumu için zararlı olduklarını dile getirmektedir. Bediüzzaman bu görüşlerini teyit için şu delilleri serdetmektedir:
a) Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Hani, inkârda direnenlerin kalbini malum gurur (cahiliye gururu) doldururken Allah, elçisine ve mü’minlere iç huzuru bahşetmiş ve onların sorumlu davranma sözüne (takvaya) sadık kalmalarını sağlamıştı. Zira onlar fazlasıyla layık ve ehildiler ve zaten Allah her şeyi hakkıyla bilendi.”6 Ayette geçen “cahiliye hamiyeti” sadece kendi kişisel gururu ve çıkarı uğruna birçok insanın zarar görmesini göze almayı ifade eden bir deyimdir. Kur’an, kendi ırkını öne sürerek başkasına hayat hakkı tanımayan sistemleri “hamiyet-i cahiliye” olarak öngörmekte ve bunu şirkin bir çirkin geleneği olarak kabul etmektedir.
b) Irkçılığı yasaklayan hadis-i şerife gelince, Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyuruyor: “İslam cahiliye asabiyetini (ırkçılık ve kabileciliği) kökten kaldırmıştır”7Bu hadis, ırkçılığı şirkin ve putperestliğin yaygın olduğu İslam öncesi cahili dönemin bir geleneği olarak göstermekte ve İslam tarafından tamamen yasaklanmış olduğunu ifade etmektedir. Bediüzzaman bu ayet ve hadisi zikrettikten sonra özetle şöyle demektedir:
“İşte bu hadis-i şerif ve şu ayet-i kerime kati bir surette menfi milliyeti ve ırkçılık fikrini kabul etmemektedirler. Çünkü müspet ve mukaddes İslamiyet milliyeti ona ihtiyaç bırakmıyor. Acaba bir buçuk milyarlık ebedi kardeşleri insana kazandıran (İslam’dan başka) bir ırk var mıdır?”8
c) Bediüzzaman’a göre menfi milliyetin tarihte pek çok zararları görülmüştür. Mesela Emeviler milliyet fikrini bir parça siyasetlerine karıştırdıkları için hem İslam âlemini küstürdüler hem kendileri de çok felaketlere maruz kaldılar.9 Ona göre Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.a) Emevilere karşı mücadeleleri kuşkusuz bir din ve milliyet mücadelesiydi. Çünkü Emeviler İslam devletini Arap milliyeti üzerine dayandırıp, İslam kardeşliği bağını milliyet bağından daha zayıf bıraktıkları için iki şekilde İslam’a ve Müslümanlara zarar verdiler: Birincisi; diğer milletleri rencide ederek İslamiyet’ten uzaklaştırdılar. İkincisi de, Arap olmayan insanlara zulmettiler. Çünkü ırkçılık ve milliyet düşüncesi adaleti ve hakkı esas almadığından, Emeviler adaletle hükmedemeyip zulmettiler. Zira menfi milliyeti esas alan bir hâkim, öncelikle kendi ırkdaşını tutar, adaletle hükmedemez. Oysa İslam’ın adalet anlayışında dine bağlılık önemlidir. Dine bağlılık yerine milliyete bağlılık ikame edilemez; edilse adaletle hükmedilemez. O zaman hakkaniyet gider, zulüm olur. İşte bu düşünceden hareket eden Hz. Hüseyin (r.a) dini rabıtayı esas alarak Emevilere karşı mücadele etmiş ve şahadet makamını elde etmiştir.10
d) Bediüzzaman’a göre menfi milliyet fikri, sırf İslam âlemini ve özellikle Osmanlı devletini parçalamak için Avrupalı zalim yöneticiler tarafından Müslümanların içine atılmış ve teşvik edilmiştir. Sonuçta Osmanlı devleti yıkılmış, yerine T.C. devleti kurulmuştur. Ancak daha önce Osmanlı tebaası olan halklardan, sözde müstakil onlarca devlet kurulmuş, fakat bu devletler Batı’ya ya da Rusya’ya bağımlı hale getirilmişlerdir. Denilebilir ki, İslam birliğini dağıtmak ve o birliği sağlayan Hilafet gücünü elinde bulunduran Osmanlı devletini yıkmak için çıkarılan 1. Dünya savaşı menfi milliyetin insanlığa ve Müslümanlara ne kadar zararlı olduğunu açıkça göstermiştir.11
e) Irkçılığın İslam dünyası için büyük bir handikap olduğuna işaret eden Bediüzzaman özelde, değişik ırklara mensup olan vatandaşlarımızın durumunu ele alıyor ve özetle şöyle diyor: “Şimdi farklı ırklara mensup olan vatandaşlarımız, birbirlerine en çok muhtaç oldukları bir zamanda, üstelik onları esir almak isteyen düşmanları varken, ırkçılık damarıyla birbirilerine yabani bakmaları ve birbirilerini düşman telakki etmeleri tarifi imkânsız büyük bir felakettir. Adeta bir sineğin ısırmaması için müthiş yılanlara arka çevirmek, böylece sineğin ısırmasından kurtulmaya çalışmak bir divaneliktir. Aynı şekilde büyük ejderhalar hükmündeki Batılıların doymak bilmeyen hırslarını tatmin için pençelerini uzattıkları bir sırada, ırkçılık fikriyle dindaşlarına düşmanlık ve kin beslemek çok tehlikelidir ve her iki tarafın da o düşmanın pençelerine düşmelerine bir sebeptir.”12
f) Kuşkusuz vatandaşların birbirlerine karşı kardeşçe hisler beslemelerinde muvaffak olmaları ve barış içerisinde yaşamaları devlet politikasına bağlıdır. Eğer devlet politikası vatandaşlar arasında ayırımı öngörüyorsa ya da herkesi Türk sayarak kendisini Türk kabul etmeyenlerin üzerine kanun gücünü gönderiyorsa, devlet adil ve tarafsız davranacağı yerde tahrik ediyor demektir. Bu durumda iş ciddileşir ve ırklar arasındaki ihtilaf daha da büyümeye başlar. Bu yüzden Bediüzzaman uyarıcı bir üslupla doğu vilayetlerindeki vatandaşlara (Kürtlere) veya güney tarafındaki dindaşlara (Araplara), bizden değildirler diye adavet beslemenin, onları hor görmenin ve onlara karşı cephe almanın büyük bir felaket olduğunu dile getirmektedir. Ona göre ne doğuda ne de güneyde yaşayan insanlar arasında Türk düşmanı vardır. Her şeyden önce güneyden Kur’an nuru ve İslamiyet’in ziyası gelmiştir. O nur bütün Anadolu’da vardır. Dolayısıyla onlara adavet etmek Kur’an’a ve İslam’a adavet manasına gelir ki, bu da toplumun dünya ve ahiret hayatına adavet etmekle eş düzeydedir.13
g) Bediüzzaman’ın, ister Türkçülük, ister Kürtçülük ya da Arapçılık olsun bütün menfi milliyetçileri aynı kategoride mütalaa ettiğini görüyoruz. Ancak Bediüzzaman tarihi bir gerçeğe dikkat çekerek, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bütün Türklerin Müslüman olduklarını, Türklerin diğer milletler gibi, “Müslim ve gayri Müslim” diye ikiye ayrılmadığını, Müslüman olmayan Türklerin Türklük ile bir alakalarının kalmadığını (Macarlar gibi) dile getirmekte ve Türklere hitaben özetle şöyle demektedir:
“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Çünkü senin milliyetin İslamiyet’le imtizaç etmiş, ondan ayrılması mümkün değildir. Milliyetini İslam’dan ayırsan mahvolursun. Zira bütün mazideki övünç kaynağın İslamiyet’in defterine geçmiştir.”14 Üstadın bu ifadesinden anlaşıldığına göre, hâkim sınıf olarak Türklerin sorumlulukları daha fazladır. Türklerin bu sorumluluk bilinciyle hareket edip daha çok İslam’a sahip çıkmaları ve menfi milliyetten uzak durmaları gerekir. Türkler ve Türk devletinin yöneticileri, bir ailede olduğu gibi baba rolünü üstlendikleri için, kardeş ırklardan gelebilecek kaba davranışlara ve olumsuz tavırlara karşı nazik davranmak zorundadırlar.
2) Müspet milliyet
Bediüzzaman’a göre müspet milliyet, sosyal hayatın dâhili ihtiyaçlarından ileri geliyor. Dolayısıyla bu tür milliyet yardımlaşmaya ve dayanışmaya sebep olduğu gibi, büyük bir gücün meydana gelmesini sağlar ve İslam kardeşliğinin gücünü ortaya çıkarır. Ona göre Müslümanların milliyeti bir vücuttur; aklı İslamiyet, ruhu Kur’an ve imandır. Sosyal hayatın dâhili ihtiyaçlarından gelen bu milliyet, yani mukaddes İslamiyet milliyeti ayrıştırıcı değil birleştirici ve kaynaştırıcıdır. Özellikleri şunlardır:
a) Müspet bir milliyetten bahsedilebilmesi için öncelikle milliyet fikrinin İslamiyet’e hizmetkâr olması lazımdır. Başka bir deyimle, milliyet düşüncesi İslam’a kale olmalı, ona zırh olmalı, fakat asla yerine geçmemelidir.
b) Şüphesiz hem milliyetin hem de İslamiyet’in insana kazandırdığı bir kardeşlik anlayışı vardır. Her iki kardeşlik de insana güç veriyor. Ancak bu konuda İslam kardeşliği ırk kardeşliği ile asla mukayese edilemez. Çünkü İslamiyet’in kazandırdığı kardeşlik içinde bin kardeşlik vardır. İslam kardeşliği ebedidir; yani berzah ve Ahiret âlemlerinde o kardeşlik baki kalıyor. Oysa ırk kardeşliği ne kadar güçlü de olsa kabir kapısında sona eriyor.
c) Müspet milliyet İslamiyet’in bir perdesi hükmünde olmalıdır. Yani milliyeti kaldırdığımız zaman ardında İslamiyet görünmelidir. Aksi takdirde milliyeti temel alarak onu İslamiyet’in yerine ikame etmek, aynı zamanda ciddi bir şekilde Müslüman olduğumuzdan bahsetmek iki yüzlülük olur. Tıpkı bir kale içinde muhafaza edilen elmasların, kalenin duvarına yerleştirilmesi, kalenin duvarındaki taşların da kalenin içinde muhafaza edilmesine benzer. İslamiyet bir elmas hazine gibidir. Müspet milliyet o elmasları kuruyan kalenin duvarlarındaki taşlara benzer. Kalenin içindeki elmas hazinesini kalenin duvarındaki taşlarla değiştirmek ahmaklıktan başka bir şey değildir.15
d) İslam’ın ırkçılığı reddetmesi, kişinin mensup olduğu milletini sevmemesi demek değildir. Bir insanın kendi ırkını sevmesi için birçok sebep bulunabilir. Dillerinin, geleneklerinin ve kültürlerinin bir olması bu sebeplerden bazılarıdır. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) “Kişi milletini sever”16 hadisi de bu şekilde yorumlanmalıdır. Ancak burada önemli olan, ırkımıza karşı beslediğimiz bu sevginin, başkasının inkarına yol açmamasıdır.
e) Bir insanın, İslam’a hizmet eden ecdadı ile iftihar etmesi ırkçılık değildir. Çünkü bu tür övünmeler hem Sahabe, hem Tabiin, hem de tüm İslam tarihi boyunca sıkça görülen hususlardır. Bilindiği gibi, Uhud harbinde Katade b. Numan’ın gözüne bir ok isabet etmiş ve gözünü çıkarmıştır. Resul-i Ekrem (a.s.m.) o mübarek ve şifalı eliyle Katade’nin gözünü alıp yerine yerleştirmiştir. Bu vaka çok şöhret bulmuş; hatta Katade’nin torunlarından birisi, Ömer b. Abdulaziz’in yanına geldiğinde kendisini: “Ben öyle bir zatın torunuyum ki, Resulullah (a.s.m.) onun çıkmış gözünü yerine koymuş ve gözü şifa bulmuştur” şeklinde tanıttırmıştır.17 Bunun gibi bir Türk’ün, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hadisine mazhar olan Sultan M. Fatih ile övünmesi, ya da bin yıl İslam’a hizmet eden ecdadıyla iftihar etmesi ırkçılık değildir.
C- Devletin milliyetçilikle ilgili politikaları
1) Avrupa’da baş gösteren milliyetçilik hareketleri 20. yüzyıl itibariyle Asya kıtasında uyanan kavimler arasında da yayılmaya başladı. Uyanan ve Avrupa’nın parlak uygarlığına kapılan kavimler her konuda olduğu gibi milliyetçilik konusunda da Avrupa’yı körü körüne taklit etmeye başladılar. Bediüzzaman “Halbuki her milletin kamet-i kıymeti ayrı bir elbise ister”18 diyerek bu taklitçiliğe karşı çıkmaktadır. Ona göre Avrupa ve Asya insanları bir cins kumaş bile giyecek olsalar tarzları ayrı ayrı olmak lazım gelir. Sözgelimi, bir ihtiyar hocaya tango bir kadın elbisesi giydirilmediği gibi, bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Avrupa bir dükkân ve bir kışla ise, Asya bir çiftlik ve bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider ama bir çiftçi gidemez. Aynı şekilde cami kıyafeti ile kışla kıyafeti bir değildir.19 Bu ifadeler, taklitçiliğin kendi milliyetini inkar anlamına geldiğine işaret etmektedir.
2) Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti devletini idare edenler, her hususta Batı’yı taklit ederek açık bir şekilde ulusçuluğu ve Türk milliyetçiliğini esas aldılar. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için kendilerine iki ana hedef seçtiler. Birincisi, başka kavimleri yok sayma politikasıdır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde başka kavimlerin varlığını inkâr etme politikası her zaman devletin değişmez politikası olmuştur. Kürtler üzerindeki baskıların bugün nelere mal olduğunu artık bilmeyen yoktur. İkinci hedef olarak da, dinin Anadolu halkı üzerindeki etkisini yok etmek için büyük çabalar sarf etmişlerdir. Kur’an harflerinin Latin alfabesiyle değiştirilmesi, din derslerinin kaldırılması ve kadınla ilgili kültürleri kökten değiştirme gayretleri, hep dinin halk üzerindeki tesirini yok etmeye yönelik çabalar olarak tarihe geçmiştir. Devlet başkanlarının etrafında kümelenen kimi aydın ve yazarlar da bu değiştirme politikasına çanak tutmuşlar ve “Kâbe Arab’ın olsun Çankaya bize yeter” diyecek kadar eblehleşmişlerdir.
3) Devleti idare edenleri kullanmak isteyen gizli komiteler, Türkçülüğü ve menfi milliyetçiliği reddeden Bediüzzaman ve onun gibi insanları da Kürtçülükle itham etmişlerdir. Bediüzzaman, kendisini Kürtçülükle suçlayan Türkçülere cevap verirken aynı zamanda Kürtçülük yapmanın vahim sonuçlarına da işaret ediyor; özetle şöyle diyor:

BEN ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMAN’IM. Her zaman kutsal milletimin 350 milyon (şimdi 1.5 milyar) efradı vardır. Böyle ebedi bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekserisi bulunan 350 milyon kardeşi menfi milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt adını taşıyan ve Kürt milletinden olan dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe mensup birkaç kişiyi kazanmaktan yüz bin defa Allah’a sığınıyorum. Ey Mülhid! Senin gibi ahmaklar lazım ki, Macar kâfirleri ya da dinsiz olmuş ve Batılılaşmış üç beş Türk’ün muvakkat kardeşliğini kazanmak için, 350 milyon hakiki ve nurani bir cemaatin baki kardeşliğini terk etsin.”20
Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, ırkçılık yapanlar bütün İslam âlemiyle kardeş olma gibi değerli bir avantajı kaybediyorlar. Bediüzzaman’a göre Kürtçülük ya da Türkçülük yapan bir kimse 1,5 milyarlık İslam kardeşlerini kaybediyor, onun yerine dinsiz veya mezhepsiz birkaç dostu kazanıyor. Bu kaybı göze almak büyük bir ahmaklıktır.
4) Bediüzzaman’a göre menfi milliyet esası üzerinde Türkçülük yapanlar gerçekte Türk düşmanı olan ve kendi menfaati uğruna her türlü mukaddesatı feda edebilen hamiyetfüruş dinsizlerdir. Bediüzzaman onlara hitaben özetle şöyle diyor: “Ey mülhidler! Ben Türk denilen bu vatanın ehl-i iman olan kısmıyla, İslamiyet milliyeti ve ebedi ve hakiki bir kardeşlik ile alakadarım. Bin seneye yakın bir zamandır; Kur’an’ın bayrağını cihanın her tarafında galibane gezdiren bu vatan evlatlarını, büyük bir övünçle ve İslamiyet hesabına seviyorum.”21
Ona göre milliyetçiliğin ölçüsü İslam dinine bağlılık ve sevgidir. Eğer İslamiyet’e inanmıyorsanız ya da inandığınızı söylediğiniz halde gerçekte sevmiyorsanız Türkçülük iddiasında bulunmanız bir aldatmacadır.
5) Bediüzzaman gençlere yönelik olarak kurulan ve gençleri İslam’dan uzaklaştırmak için akla zarar programlar uygulayan “Halk Evleri” gibi müesseselerin faaliyetlerine büyük tepki göstermektedir. Gençlere yönelik olarak hazırlanan bu tür faaliyetlerin Türk gençliğini zehirlemeye yönelik olduğuna işaret ediyor. Ona göre Milliyetçilik ve Türkçülük perdesi altında bu faaliyetleri yürütenler gerçekte Türk düşmanı olan gizli komitelerdir. Özetle şöyle der:
“Sen ise ey sahtekâr! Türk’ün hakiki ve milli iftihar vesilelerini unutturacak bir şekilde Türklerle mecazi ve muvakkat bir kardeşliğin vardır. Sana soruyorum: Türk milleti yalnız 20-40 yaş arasındaki gafil ve heveskâr gençlerden mi ibarettir? Acaba onların menfaati ve onlar için yapılması gereken hizmet, sadece onların gafletlerini arttıran ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak şekilde muvakkat bir güldürmekten mi ibarettir? Eğer hamiyet-i milliye bundan ibaret ise ve ilericilik ve hayattaki mutluluk bu ise, ben o Türkçülükten ve o milliyetçilikten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin.”22
6) Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren benimsenen Türkçülük politikası ne yazık ki, menfi milliyetçilik esasları üzerine bina edilmiştir. Bu durum başta Kürtler olmak üzere diğer kavimleri küstürmüş ve devletle uyum sağlamalarına engel olmuştur. Milli Eğitim’deki dini boşluktan istifade eden mülhidler Kürt çocuklarını dini kaygılardan uzak ve tamamen bir Kürt milliyetçisi olarak yetişmelerini temin etmişlerdir. Denilebilir ki, bugünkü manzara, 1960’larda Doğu ve Güneydoğu’nun şehir merkezlerinde ve kasabalarında kurulan ve dini inkâr eden programlarla dolu olan resmi okulların bir neticesidir. İnsanların maymundan geldiğini ve dinin, bir gün mutlaka bilime karşı iflas edeceğini genç Kürtlere anlatan Türk öğretmenler hâlâ yaşıyorlar. Ne yazık ki, dinsizlik derslerini alan o genç Kürtler bugün çoğunlukla yasa dışı örgütlerin yöneticisi durumundadırlar.
Eğer sivil kuruluşların gayretiyle doğu vilayetlerinde kurulan İmam Hatip liseleri olmasaydı, bugün durum çok daha ciddi ve tehlikeli olurdu. Ama üzülerek belirtmek gerekir ki, milliyetçiliği esas alan devlet içindeki bazı odaklar hep bu okullara karşı çıktılar ve hâlâ karşı çıkmaya devam ediyorlar. “Rüzgâr eken fırtına biçer” kaidesince, bugün Kürtlerin bir siyasal kalkışma yapmalarından endişe eden Türkçüler, başlarını iki avuçları arasına alıp derin düşünmelidirler. Üstelik 30 yıl süren kirli savaşta bunca maddi ve manevi kayıplara rağmen sözde milliyetçiler ders almış görünmüyorlar. Çünkü bu zümreler, hâlâ ülkenin geri kalmışlıkla ilgili tüm ihmallerini ve her türlü vebali din üzerine atmak istemektedirler.
Bediüzzaman, bu mücadelenin sonunda, Türk milletini ve Türkçülüğü İslam’a karşı kullanan gizli bir zındık komitenin muvaffak olamayıp geri çekileceğini, bunu ahirzaman ile ilgili rivayetlerden anladığını dile getirmiştir.
Sonuç
Bu topraklarda yaşayan insanları birbirine bağlayan en güçlü bağ din kardeşliği bağıdır. Allah Kur’an-ı Kerim’de mü’minlerin sadece kardeş olduklarını beyan buyurarak din kardeşliğinin nesep ve ırk kardeşliğinin üstünde olduğunu vurgulamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu (% 99’u) Müslüman’dır. Menfi milliyetçiler aksini iddia etseler de, bu vatan toprakları üzerinde yaşayan insanları bir arada tutan çimento dindir. Tek başına dil ya da başka bir unsur değildir. Dinin çağımızda yükselen bir değer olması, Müslümanların hâlâ ne kadar dine muhtaç olduklarını açıkça göstermektedir.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu’nun dağlarına “Ne mutlu Türküm diyene!” ya da “Bu vatan Türklerindir” ya da “Türkiye Türklerindir” gibi sloganlar yazmak bir vatanperverlikten ziyade bir hıyanettir. Bizzat Güneydoğulu bir vatandaş olarak ve halen o bölgede yaşayan bir insan olarak, bu tür kışkırtmaların Türk milli birliğine bir fayda temin etmediğini, aksine ayrılığa ve husumete sebep olduğunu söyleyebilirim.
Bu şirin ülkemiz olan Türkiye, eski zamanlardan beri çok değişikliklere maruz kaldığından, ayrıca asırlarca İslam merkezi olması haysiyetiyle değişik İslam milletlerinden Anadolu’ya çok göç olmuştur. Bu topraklar üzerinde yaşayan insanların ırkları birbirine geçmiştir. Türkleşen Kürtler olduğu gibi, Kürtleşen Türkler ve Araplar da mevcuttur. Ancak Levh-i Mahfuz açılsa kimin hangi milletten olduğu hakiki olarak anlaşılabilir.

 Öyleyse milliyetçiliği ırk esasına dayandırmak doğru değildir. Eğer din birliği varsa milliyet birliği de var demektir.
Müslüman olan herkes, ister Türk, ister Arap veya Kürt olsun bu vatanın asıl sahibidir. Batılıların tüm çabası, Kürtleri azınlık olarak göstermek ve uluslararası hukuk normlarına göre Kürtlere farklı hakların verilmesini temin etmektir. Batılıların amaçları bellidir. Onlar Türkiye’yi bölerek kendilerine bağımlı sözde müstakil bir Kürt devletini kurmak istiyorlar. Kuşkusuz hiçbir Batılının yeni bir İslam devletini istemediğini anlamak zor değildir. O halde Batılılar neden bir Kürt devletinin kurulmasını istesinler? Bana göre Kürtlere, bu vatanın asıl sahipleri olarak konuşma hakkı, dillerini öğrenme ve çocuklarına Kürtçeyi öğretme hakkı ve Kürtçenin okullarda tercihli bir dil olarak okutulması gibi birçok hakları kendimiz vermeliyiz. Buna itiraz edenlerin niyetleri hiç de iyi değildir. Çünkü onlar bu itirazlarıyla Kütlerin asimile olmalarını beklemektedirler. Bu durum İslam kardeşliğine aykırıdır.

Bu topraklarda yaşayan insanları birbirine bağlayan en güçlü bağ din kardeşliği bağıdır. Allah Kur’an-ı Kerim’de mü’minlerin sadece kardeş olduklarını beyan buyurarak din kardeşliğinin nesep ve ırk kardeşliğinin üstünde olduğunu vurgulamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır. Menfi milliyetçiler aksini iddia etseler de, bu vatan toprakları üzerinde yaşayan insanları bir arada tutan çimento dindir. Tek başına dil, ya da başka bir unsur değildir. Dinin çağımızda yükselen bir değer olması, Müslümanların hâlâ ne kadar dine muhtaç olduklarını açıkça göstermektedir. Diğer taraftan bu Anadolu toprakları göç yolu üzerinde kurulduğu ve asırlarca İslam merkezi olduğu için buraya çok yerlerden göç meydana gelmiştir. Dolayısıyla ancak Levh-i Mahfuz açılsa herkesin gerçek ırkı anlaşılabilir. Şu halde milliyeti ırk esasına dayandırmak yerine herkesin ortak paydası olan din esasına dayandırmak daha gerçekçidir.

Dipnotlar
1- Hayat Kitabı Kur’an (M. İslamoğlu), Hucurat, 49/10.
2- Hucurat, 49/13.
3- Mektubat, s. 364, Zehra yayıncılık, İst., 1998.
4- a.g. e.,s. 364
5- a.g.e., s. 365.
6- Fetih, 48/26.
7- Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 199, 204, 205.
8- Mektubat, s. 365.
9- a.g.e.,s. 365.
10- Mektubat, s. 66.
11- a.g.e., s. 366.
12- a.g.e., s. 366.
13- a.g.e., s. 367
14- a.g.e., s. 367.
15- a.g.e., s. 367.
16- a.g.e., Hakim, Müstedrek, III, 131.
17- a.g.e., s. 163.
18- a.g.e., s. 267.
19- a.g.e., s. 267.
20- a. g.e., s. 478.
21- a. g.e., s. 479.
22- a.g.e., s. 479
23- Şualar, s. 537. Zehra Neşriyet, İst., 1998.
24- Mektubat, s. 369.







MEHMET SAİT YAZ TÜRKLERİN VE KÜRTLERİN BARIŞI.