30 Mayıs 2015 Cumartesi

İSRAİL’İN KATLİAMLARİ : Kuruluşundan bugüne kadar İsrail’in gerçekleştiği katliamlara baktığımızda aslında İsrail’in ne kadar kanlı bir siyaset izlediğini de görebiliriz. Kuruluşundan bugüne İsrail’in yaptığı katliamlar:



Kral Davut Katliamı 22 Temmuz 1946 İsrail terör örgütü Irgun’un Kral Davut Oteli’ne düzenlediği saldırıda 96 kişi öldü.

Deir Yasin Köyü Katliamı 9 Nisan 1948 Irgun terör örgütüne bağlı militanlar tarafından Deir Yasin köyüne düzenlenen saldırıda 254 Filistinli katledildi.

Lida Katliamı 9-18 Temmuz 1948 İzak Rabin’in açık emirleriyle gerçekleştirilen katliamda 10 gün içinde 60.000 kişi zorla evinden çıkarılırken, bunu takip eden el-Tira, Tantoura ve Hayfa katliamlarında da yüzlerce Filistinli sivil şehit edildi.

Safsaf Köyü Katliamı 29 Ekim 1948 İsrail ordusunun düzenlediği saldırıda köylülerin üzerine rastgele açılan ateş, 70 kişinin ölümüne neden oldu.

Davayima Köyü Katliamı 29 Ekim 1948 İsrail ordusunun düzenlediği saldırıda köylülerin üzerine rastgele açılan ateş, 70 kişinin ölümüne neden oldu.

Kibya Köyü Katliamı 12 Ekim 1953 Ariel Şaron liderliğindeki bir grup İsrail askeri, Batı Şeria’da bulunan Kibya köyüne bir saldırı düzenledi. Saldırıda 67 kişi öldürüldü, 75 kişi yaralandı.

Kufr Kasem Katliamı 29 Ekim 1956 İsrail’in Mısır’ı işgali arifesinde, bölgedeki bir Filistin köyüne saldıran işgal askerleri, aralarında kadın ve çocukların bulunduğu 49 sivili katletti.

Samu Köyü Katliamı Kasım 1956 Batı Şeria’ya bağlı Samu köyüne saldıran İsrail askerleri köyü yerle bir etti. Saldırıda 18 Filistinli katledildi, onlarca Filistinli yaralandı.

Ürdün Katliamları 15 Şubat - 4 Haziran 1968 İsrail savaş uçakları Ürdün Nehri boyunca 15’ten fazla Filistin köyüne napalm bombası yağdırdı. Saldırıda resmî rakamlara göre 56 kişi can verdi. Yine aynı yıl İrbid şehrini bombalayan İsrail uçakları 30 Filistinlinin ölümüne neden oldu.

Abu Za’abel Katliamı 12 Şubat 1970 İsrail uçakları Mısır sınırındaki Abu Za’abel’i bombaladı. Saldırıda hedef seçilen bir fabrikadaki 70 işçi şehit oldu.

Sha’a Katliamı 8 Nisan 1970 Mısır’ın başkenti Kahire’ye 80 kilometre mesafedeki Sha’a’da bir okulu bombalayan İsrail savaş uçakları 46 çocuğu katletti.

Suriye Katliamı 20 Temmuz 1981 İsrail jetleri Suriye hava sahasını geçerek 7 köyü bombaladı. Saldırıda en az 200 kişi katledildi.

Libya Katliamı 15-16 Eylül 1982 Libya Havayollarına ait bir yolcu uçağı İsrail tarafından düşürüldü. Uçaktaki 107 yolcu ve mürettebattan kurtulan olmadı.

Beyrut Katliamı 8 Ekim 1990 Lübnan’ın başkenti Beyrut’a hava saldırısı düzenleyen İsrail jetleri 300 sivili katletti, yüzlerce sivili yaraladı.

Sabra ve Şatilla Katliamları 25 Şubat 1994 1982’de Lübnan’ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin başkomutanı Ariel Şaron’un gözetimi ve koruması altındaki Lübnanlı Hristiyan Falanjist milisler tarafından gerçekleştirilen katliamda 2.500 kişi şehit edildi. Saldırganlar öldürdükleri kişilerin cesetlerini tanınmaz hâle getirdiklerinden ölenlerden sadece 328’inin kimliği tespit edilebildi.

Kudüs Katliamı 18 Nisan 1996 Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine Süleyman Mabedi’ni inşa etmek isteyen Yahudilerle Filistinliler arasında çıkan çatışmada İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu 30 Filistinli öldürüldü, 800 Filistinli yaralandı



Hz. İbrahim Camii Katliamı 3-15 Nisan 2002 Batı Şeria’nın el-Halil kentindeki Hz. İbrahim Camii’ne sabah namazı sırasında bir Yahudi tarafından gerçekleştirilen saldırıda, aralarında çocukların da bulunduğu 50’den fazla kişi şehit edildi, yaklaşık 300 kişi yaralandı.



Kana Katliamı Mart 2004 İsrail, Lübnan’da bulunan Kana Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda çoğu kadın ve çocuk 109 Filistinliyi katletti.

Cenin Katliamı Mart 2008 Batı Şeria’daki Cenin Mülteci Kampı’na zırhlı birliklerle saldıran İsrail ordusu burada yaklaşık 1.300 sivili katletti.

Nuseyrat Katliamı Ocak 2009 Gazze’deki Nuseyrat ve Bureyc mülteci kamplarına giren İsrail askerleri, aralarında 4 çocuğun bulunduğu 14 sivili katletti.



Gazze Katliamı 2009 (Dökme Kurşun Operasyonu) Gazze’ye yönelik havadan ve karadan gerçekleştirilen saldırı ve bombardımanlarda aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun bulunduğu 1.500’ü aşkın Filistinli katledildi, 6.000’den fazla Filistinli yaralandı.



Mavi Marmara Katliamı 31 Mayıs 2010 Gazze’ye insani yardım koridoru açmak için yola çıkan 6 gemilik insani yardım filosu İsrail askerlerinin saldırısına uğradı. Saldırıda 9 yardım gönüllüsü şehit edilirken 56 gönüllü yaralandı.

İsrail Katliam Zamanını Özel Seçiyor



İsrail, Filistin'de yaptığı katliamların zamanlamasını çok iyi seçiyor. İşte katliam tarihleri arasındaki ilginç benzerlikler.

İsrail, Filistin tarafı ne zaman barış için adım atsa masum sivilleri katledip 'Teknik bir hata oldu' diyor.

İsrail, önceki sabah Filistinliler’in uykuda olduğu bir saatte Gazze’nin Beyt Hanun bölgesini vurdu. 10’u çocuk 19 Filistinli’nin can vermesi üzerine Birleşmiş Milletler dahil olmak üzere uluslararası kamuoyu ayağa kalktı. İsrail Ordusu ise “Teknik bir hata oldu. 450 metre uzaklıktaki bir bölge vurulacaktı. Ancak 12 havan topu hata sonucu sivil yerleşim bölgesine düştü” açıklamasını yaptı.

İsrail Ordusu’nun barış sürecinin en kritik dönemlerinde “teknik hata sonucu” sivilleri vurması akıllara “Bu bir tesadüf mü, yoksa taktik mi?” sorusunu getiriyor. Filistin’de yaşanan katliamların zamanlaması arasındaki benzerlikler ise dikkat çekiyor.

Tarih 9 Haziran 2006...
Gazze’deki Beyt Lahiya plajında piknik yapan çoğu çocuk 8 Filistinli, üzerlerine yağan İsrail füzelerinin altında can verdi. İsrail Ordusu, füzelerin aslında bölgedeki roket rampalarına atıldığını, ancak “teknik bir hata sonucu” sivillerin üzerine düştüğünü öne sürdü. Ordu daha sonra “Hamas patlayıcılarla sivileri öldürdü” açıklamasını yaptı. Plaj katliamından 1 gün önce ise Filistin’deki Hamas iktidarı 19 yıllık politikasını değiştirerek “İsrail’in varlığını kabul etmeye” ikna olmuştu. Hamas ve El Fatih’i temsil eden Devlet Başkanı Mahmud Abbas, İsrail ile barış müzakereleri için masaya oturacaklarının sinyalini vermişti. Plaj katliamından sonra Hamas ateşkesi bozdu. Şiddet tırmandı. İsrailli Onbaşı Gilat Şalit kaçırıldı ve Hizbullah’ın da devreye girmesiyle 1100 kişinin öldüğü Lübnan Savaşı başladı.

Tarih 8 Kasım 2006...
Gazze’deki Beyt Hanun bölgesinde uyuyan 10’u çocuk 18 Filistinli, üzerlerine yağan İsrail bombalarının altında can verdi. İsrail Ordusu, yine aynı savunmayı yaptı, “teknik bir hata olduğunu” açıkladı. Bu olaydan 1 gün önce İsrail ve “uluslararası kamuoyu”nca tanınmayan Hamas, iktidarı bırakmayı kabul etmişti. Hamaslı Başbakan İsmail Haniye, Abbas’ın desteklediği bir ulusal birlik hükümeti kurulmasını sağlamak için istifa etti. Böylece Hamas’ın iktidara geldiği Ocak’tan bu yana Filistin’e uygulanan ekonomik ve siyasi ambargo sona erecek, İsrail ile barış müzakerelerine oturmak için yeni bir atmosfer oluşacaktı. Ancak saldırı sonrası Haniye görevi bırakmaktan vazgeçti. Ulusal birlik hükümeti olasılığı zayıfladı. Filistinli silahlı örgütler birleşti. Hamas “İsrail yok olmalı, intikam alacağız” açıklaması yaptı. Bölgede yeni bir kaos ihtimali zirveye çıktı.

İsrailliler bile ayağa kalktı: Eli kanlı hükümet istifa
DÜNYAYI ayağa kaldıran Beyt Hanun saldırısı İsrail’de de büyük tepki gördü. Tel Aviv’deki İsrail Savunma Bakanlığı önünde toplanan eylemciler, “Savaşı durdurun” pankartları açtı. İsrailli solcu milletvekillerinden, Meretz Partisi Başkanı Yossi Beilin “İsrail’in ödeyeceği ahlaki ve diplomatik bedel, böyle bir operasyonun getireceği her türlü başarıdan daha yüksek olacaktır. Hükümet askeri faaliyetleri durdurmalı ve tam ateşkes için görüşmelere başlamalı” dedi. Lübnan operasyonlarında bile pek fazla sesi çıkmayan “Barış Şimdi” hareketi bile ayaklanıp, “Eli kanlı hükümet siyasi çözüm yerine askeri seçeneklerde yoğunlaşmaktadır” açıklaması yaptı. İsrail’in önemli gazetelerinden Haaretz’ın internet sitesindeki okur mesajlarında “Olmert istifa” ve “Olmert, Livni, Peretz. Allah belanızı versin”, “Savaş suçluları” yorumları yapıldı.

AND İÇİYORUZ :Öz ana babamız da olsa adaletten ayrılmayacağımıza, Faiz, zina ve kumar gibi fuhşuyata, sigara, alkol, esrar, eroin gibi münkirata, yaşama ve konuşma özgürlüğünü ortadan kaldıran her çeşit terörizme karşı mücadele edeceğimize , “İslam Düzeninden başka hiçbir sistem ve rejimi hayat nizamı olarak asla kabul etmeyeceğimize”

And içiyoruz
Allah’ın lütfûyle Medine-i Münevveredeyiz. Sevgililerin sevgilisi Peygamberimiz Hz. Muhammed Efendimizin huzur ve mutluluk dolu evinin ve gül kokulu bahçesinin önünde ellerimizi semaya kaldırdık. Ve Allah’a kul ve Resulullah Efendimize Ümmet olmak için şart olan imani biatımızı şu yakarışlarla tazeledik elhamdülillah.

“Hiçbir kişiyi, hiçbir kurumu ve hiçbir kuruluşu, hiçbir sistem ve sözü Allah ve Resulünün önüne geçirmeyeceğimize” 
“İslam Düzeninden başka hiçbir sistem ve rejimi hayat nizamı olarak asla kabul etmeyeceğimize” 
“Ana Hayat Yasamız Kuran-ı Kerim’i ölülerin Kitabı olmaktan çıkarıp, dirilerin ölçü kitabı yapmak için bütün gücümüzle çalışacağımıza”
“Yeryüzünün tamamında Şeytani fitne rejimlerinden ve putlaştırılmış Deccallerden, tüm insanlığı İslam Nizamıyla kurtarıncaya ve her yerde ve her zaman hâkimiyet kayıtsız şartsız yalnız Allah’ın oluncaya kadar malımızla ve canımızla cihad edeceğimize” 
“Sadece Allah ve Resulünü asla tartışmayacağımıza, hükümlerini, helal ve haramlarını itirazsız kabul edip uygulayacağımıza”
 “Nefislerimizden kaynaklanan aramızdaki ihtilaflarda Allah’ın Resulünün hakemliğini kabul edip, vereceği kararı gönül hoşnutluğuyla uygulayacağımıza”
“Allah ve Resulünün razı olup sevdiği ehli beytini ve tüm ashabı ayırmadan seveceğimize” 
“Nefsimizde, ailemizde, ticaretimizde, neslimizde, okullarımızda, mahkemelerimizde ve diğer tüm işlerimizde Sevgili Peygamberimizin hayatını ve güzel ahlakını örnek alacağımıza”
 “Öz ana babamız da olsa adaletten ayrılmayacağımıza, Allah bizi her yerde görüyor inancıyla yaşayacağımıza, akrabanın yetimleri olmak üzere tüm fakirlere bakacağımıza”
“Faiz, zina ve kumar gibi fuhşuyata, sigara, alkol, esrar, eroin gibi münkirata, yaşama ve konuşma özgürlüğünü ortadan kaldıran her çeşit terörizme karşı mücadele edeceğimize”
“Ana babamıza daima iyiliklerle saygılı olup, onlara öff bile demeyeceğimize”
“Ey Rabbimiz. Biz küçükken ana ve babamız nasıl bize merhamet ettilerse, Sen de onlara merhamet eyle ve onları bağışla yakarışıyla daim dua edeceğimize”
“Bizi insan olarak yaratan Allahımıza teşekkür için, Aklımızın şükrü namaz, malımızın, şükrü zekat ve hac, sağlığımızın şükrü oruç, ilmin şükrü tebliğ, makamın şükrü halka hizmet ve hayatımızın şükrü cihad ibadetlerimizi sabırla yerine getireceğimize”
“Başta Siyonist İsrail olmak üzere tüm emperyalist zalim güçlere karşı mazlumların yanında olacağımıza”
“Etrafını mübarek kıldığın Mescidi Aksamızın bulunduğu Filistin ve tüm işgal altında inleyen Müslüman coğrafyasındaki maddi ve kültürel işgalleri kaldırmak için ümmet ruhuyla mücadele edeceğimize”
Irkçılık, particilik, mezhepçilik, meşrepçilik, tarikatçılık tefrikalarıyla bizi bölüp, parçalayıp yutmak isteyen zalimlere karşı “Müminler kardeştir” can simidine sarılacağımıza
 “Nefis, nesil, mal, makam ve vatan gibi çok önemli emanetleri sadece ehliyetli sadık ve emin kişilere vereceğimize”
“Tüm yaratılmışların akıl, can, mal, namus ve nesil emanetlerini koruma adına yeryüzü iktidarı nöbetine yeniden gelmek için bütün gücümüzle çalışacağımıza”
“Yeryüzünde en büyük düşmanımız nefislerimize  dışarıdan tuzak kurmağa devam eden azılı düşmanımız Şeytan ve yandaşlarının haramlarla döşeli tuzaklarına düşmemek için ilimli nasihat, ihlaslı amel, ölümü tefekkür, Allah’ı daim zikir, büyük cihad ve sabır planlarıyla devamlı uyanık olacağımıza” Hz. Resulullah Efendimizin manevi huzurlarında saygıyla and içiyoruz. 
Özetle, sadece Allah’a kul ve Resulüne ümmet olmaya söz veriyoruz.

Allah hepimizi ıslah etsin!


Hiç ölmeyecekmiş gibi hayatı sevdirip, bir nefes kadar yakın olan ölüm gerçeğini bize unutturan nefislerimizi Allah (c.c) ıslah etsin!

İçinde oturduğumuz evleri, villaları ve köşkleri hiç ayrılmayacakmışız gibi bize sevdirip, ahiretin gümrük kapısı olan toprağın altındaki 3 metrekarelik kabir evimizi bizlere unutturan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Sinek kanadı kadar değeri olmayan alçak manasıyla Dünya’yı sevdirip, sonsuz manasındaki Ahiret yurdumuz Cennet evini veya Cehennem cezaevini bizlere unutturan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Tamamı bize geçici emanet edilen servet, şehvet, şöhret ve makamları sevdirip onların zerresinin hesabının verileceği Büyük Buluşma ve Duruşma günündeki Mahkeme-i Kübra’nın heyecanını bizlere unutturan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Bir gün; ölümle mutlaka terk edeceğimiz günahları sevdirip, bedava parasız tövbeyi unutturan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Kâinatın çekici güzelliğini; mal, makam ve ilmin gururunu sevdirip, onların gerçek ve tek sahibi Allah (c.c)’ı unutturan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Bütün bu manevi hastalıklar sebebiyle;
Allah’ın yardımıyla elde edilen hak ve hürriyetlerin tadına varmadan, sevinçlerimizi kursaklarımızda bırakan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Yüce Dinimiz ve Anayasamız İslam; değil Mü’min kardeşinin, kâfirin bile işlediği günahları araştırmayı ve yaymayı yasaklayarak insan onurunu korurken, şantajla montajla kardeşlerini çamurlayarak haram bataklığında boğulmakta olan nefisleri Allah ıslah etsin!
“Sadece Mü’minler kardeştir. Kardeşlerinizin arasını düzeltiniz” ilahi emrine ve “Mü’min mü’minin kardeşidir” Nebevi mesajına rağmen Müslüman kardeşlerinin yerine Şeytan ve yandaşlarıyla dostluğu tercih eden şaşkın nefisleri Allah ıslah etsin!
Riba (Faiz!) belasını düşürmeye çalışanlar karşısında faiz lobilerinin yanında yer alan nefisleri Allah ıslah etsin!
Geçmişteki maddi ve manevi yangınlar karşısında “Devlet, içtihadında hatalı da olsa bir sevap vardır” diyerek başörtülü kızlarımızı ağlatan, Kur’an-ı Kerim kurslarını ve İmam Hatip okullarını yasaklayan ve milletimizi yetmiş sente muhtaç eden hain Mason idarecilerin zulümlerinde sevap gören nefisleri Allah ıslah etsin!
Bu zulümleri bir bir kaldırmaya devam eden kardeşlerimizin hayırlı adımlarında ve terlerinde sevap yerine günah arayan nefisleri de Allah ıslah etsin!
Beraber ıslanıp, beraber yürüdüğü dava kardeşlerine, yolda buldukları dalkavuk ve ganimet kolikleri tercih eden nefislerimizi Allah ıslah etsin!
İslam düşmanları birleşerek Allah’a, dinimize, Peygamberimize ve bizlere sözlü ve fiili saldırırken, Müslüman kardeşlerinin hatalarıyla uğraşmaktan zevk alan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Türkistan, Arakan, Afrika, Suriye, Irak vs. ülkelerdeki mazlum kardeşlerimiz ve mahallemizdeki komşularımız açken bizi tok yatırtan, onlar ağlarken güldürten ve lüks eşyalara taptırtan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Malıyla Karunlaşıp azan, makamıyla Yezitleşip zalimleşen, ilmiyle Şeytan gibi kibirlenip bel’amlaşan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Ahiret’te hesaba çekilmeden Dünya’da kendimizi hesaba çekmeyi unutturan nefislerimizi Allah ıslah etsin!
Allah (c.c); en büyük cihad olan nefislerimizi ve nesillerimizi kavli ve fiili zikir olan iman, güzel ahlak, namaz, zekât, oruç, nasihat ve diğer helal ve haramlara riayetle terbiye etme mücadelesinde daim yar ve yardımcımız olsun.
Ve “Nefsini, sadece Allah’a kullukla ıslah ederek mutlu olan ey insan! Sen Allah’tan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Sen de Salih ve Muslih kullarımla beraber gir cennetime!’’ (Fecr S.28-30) müjdesine ulaşmak için hepimizi Salih, Muslih, Muhlis ve Muttaki kullarından eylesin!



Bismillahirrahmanirrahim
Bizi, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimize Ümmet kılan Yaratıcımız, Yaşatıcımız ve Yöneticimiz Allah (c.c)’a Hamd olsun. 
Bu Şubat Tatilinde siz kardeşlerimizle beraber Medine-i Münevvere’ye gerçekleştireceğimiz Nadide bir yolculukla Baş Öğretmenimiz, Önderimiz, Sevgili Peygamberimiz ve izinden gitmekten şeref duyduğumuz Hz. Muhammed (sav) Efendimize tekrar kavuşacağız elhamdülillah.
Yeşil Kubbeli evinin önünde kardeşlerimizle birlikte defalarca takdim edeceğimiz salat (saygı) ve selam (sevgi-şefaat ve esenlik) dileklerimizden sonra, yüksek huzurlarında mahcup ve mahzun olarak şunları arz edeceğiz İnşallah;
Allah (cc) tarafından Alemlere Rahmet olarak gönderilen elçimiz, Sevgili Peygamberimiz, günahkar, aciz  Ümmetiniz olarak huzurunuza geldik.Tam yüz yıldır Ümmetiniz olarak, Sizin Önderliğinizi bırakıp asrımızın Ebu Cehili Deccalların  izinden gideli, yenildik. Gönüllerimiz harap oldu. Ülkelerimiz işgal oldu! Zillete düştük. Onur ve izzetimizi kaybettik. Varlık içinde açlık ve sefalet çeken bir Ümmet olduk Ya Resulallah! 
Haber verdiğiniz Büyük Deccal fitnesi bizim asrımızda zuhur etti! Bizlere rahmet olarak getirdiğiniz İslam Hukukunu hayatımızdan söküp çıkardılar. Cuma’mızı bile Pazar’a çevirdiler Ya Resulallah!
Sahabe Öğrencilerinizden namazsız, sarhoş, kumarbaz, zinakar ve hayasız tek bir sahabe yok iken, bugün Ümmetinden; fuhuş, esrar, eroin, alkol, modaperest ve  sigara bağımlısı zalim, laik rejim kurbanı zavallı nesiller türedi. Bu nefis ve nesillerimizin islahı için dua eder misin  Ya Resulallah!
Sabah namazı mescidin talebelerinle dolup taşarken, Ümmetinizin çoğu sabah namazında mışıl mışıl uyuyor Ya Resulallah! 
Sahabelerinizden zekatını vermediği için helak olan sadece Salebe isimli zengin çıkmışken, şimdi Ümmetinizden zekatını vermeyen zengin Salebe’ler çoğaldı Ya Resulallah!  
Çünkü varisleriniz olan alimlerin birçoğu bırakınız Hakk’ı  yaşamayı, artık hakikatleri gizleyen birer dilsiz oldular. Bu sebeple bizler de hak ve hakikatı duyamayan, göremeyen sağırlar ve körler haline dönüştük Ya Resulallah! 
Nur Mescidinizde Sizin sohbetlerinizle dirilen, gerçek hidayeti bulan, yetiştirdiğiniz talebeleriniz; sadıktı, emindi, güvenilirdi, güzel ahlaklıydı ve akraba bağlarına bağlı idiler. Ama şimdi ümmetiniz birbirinin kuyusunu kazıyor! Ve Ümmetinden  yalancı, şantajcı ve montajcı guruplar türedi Ya Resulallah! 
Siz; “Benim ümmetim her günahı işleyebilir ama yalan söyleyemez”buyururken, mal, makam hırsıyla kardeşlerine yalan ve iftirayı tebliğ zanneden, gözünü hırs ve haset bürümüş bir kısım yalancı ve müfteri ümmetinizin pişman olmaları ve tövbe etmeleri için dua eder misiniz Ya Resulallah?
Veda Hutbenizi okuyup, anlayıp, yaşayanların sayısı azaldı! O evrensel İnsan Hak ve Özgürlükler Beyannamenizde, “Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a bir üstünlüğü yoktur… Tüm kan davalarını kaldırdım”  buyururken, Ümmetiniz, kavmiyetçiliğe ve tekrar töre vahşetine döndü! Afganistan, Irak, Lübnan, Suriye vs. ülkelerde ümmetiniz makam ve mallar uğruna ve ırkçılık adına birbirini acımasızca öldürüyor Ya Resulallah! 
Veda Hutbeniz’de mübarek ayaklarınızın altına aldığınız faizi, Ümmetiniz, devletlerinde başlarının üstüne aldılar!  Camilerin avluları bile banka reklamlı oturaklarla doldu. Bankalar ve tefeciler Ümmetinizin mallarını yağmalamaya ve  yuvalarını yıkmaya devam ediyor Ya Resulallah! 
Aile ahlakınızı terk edeli, cahil erkekler, kuvvetine güvenerek evlerde hanımlarına ve çocuklarına karşı kral olurken, bazı evlerde de feminist kadınlarımız erkeklerin kıblesi oldu. Kur’an-ı Kerim ve Sünnetinizin adalet ve hukuk ilkeleri yerine, ölçümüzün kraliçeleri oldular. Bu yüzden ümmetinizde boşanmalar arttı. Huzursuz ailelerimiz duanıza muhtaç Ya Resulallah!
Sizsiz; anasız ve çobansız yetimler olduk Ya Resulallah!. Emperyalist-Siyonist çakal ve kurtların sofrasında onurumuz, namusumuz ve coğrafyamız pay edildi! 
Ölüm gelmeden uyanmamız ve tövbe etmemiz için dua eder misiniz Ya Resulallah! 
Size, himayenize ve getirdiğiniz ilahi mesajlara o kadar muhtacız ki! Tüm insanlık tebliğinize, davetinize ve uyarılarınıza dünden daha çok muhtaç Ya Resulallah!.
Şikayet ve üzüntülerimi arz ettikten sonra müjdelerimizi de iletmek istiyorum Ya Resulallah!;
Ümmetin, Atalarının izini bırakıyorlar elhamdulillah.! Artık Sana itirazsız bir şekilde sonsuza dek yeniden biat ediyoruz! Ve sadece Senin İzindeyiz Ya Resulallah!  
Tam yüz yıl süren bu dondurucu küfür, şirk ve zulüm karanlığından sonra yeniden uyanmaya başlayan, evinizin önüne gelen ve buraya gelmek için yanıp tutuşan milyonlarca genç ve ihtiyar Ümmetinizin Size selamlarını getirdik Ya Resulallah!
Gece teheccüd namazına bile kalkan, gündüzleri haftalık oruçlarını tutan, dilinden baldan tatlı  zikrullahı bırakmayan, Sizi anmaya aşkla devam eden ve kavgadan uzak, ilimle donanmış yeni bir neslin müjdesiyle huzurunuza geliyoruz Ya Resulallah! 
Yüz yıldır Siyonistlerin içimizdeki uşakları hain mason ve çeteleri tarafından hayattan kovulan Ana Hayat Yasamız Kur’an-ı Kerim’in ve Sizin hayatınızı anlatan Siyer dersinin tüm okullarda okutulmaya başlandığı yeni bir döneme girdik Ya Resulallah! 
Karanlık gecelerin nurlu sabahının İslam Nizamının hakimiyetiyle bir an önce doğması için duanızı ve günahlardan kurtulmamız için de şefaatinizi bizden esirgemeyiniz Ya Resulallah!.. 

Sizi çok seviyoruz, Sizi çok özlüyoruz ve Sizi acilen bekliyoruz! Çünkü Sensizlik canımıza tak etti Ya Resulallah! Size sonsuz Selam, Salat (saygı) olsun. 
Selam ve duayla.
Şevki Yılmaz

OSMANLI NEREYE 'VİLAYET-İ KÜRDİSTAN' DERDİ: Tarihi kayıtlarda Kürdistan denilen asıl bölge Güneybatı İran, Osmanlı döneminde ise Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmına tekabül ediyordu...


Osmanlı nereye 'Vilayet-i Kürdistan' derdi? İşte cevabı

Osmanlı idare sisteminde eyaletler (beylerbeyilikler), sancaklara; sancaklar da kazalara ayrılmıştı. Eyaletlere merkezden beylerbeyi adıyla bir yönetici tayin edilirdi. Osmanlı yönetimibeylerbeyi eyalette tam hakim konumda olmasın diye bölgenin mali işlerine bakan vilayet defterdarları ile yargılamaya bakan kadıları beylerbeyinin emri altına vermemişti. Kadılar, İstanbul'daki Anadolu veyaRumeli kadıaskerine; eyalet defterdarları da merkezdeki başdefterdaratabiydiler.

YURTLUK-OCAKLIK SİSTEMİ

Osmanlı döneminde bunlardan farklı olarak bir de yurtluk-ocaklık adı verilen bir idari sistem vardı. Bu sancakların diğerlerinden farkı yönetimin ırsi olarak bir ailenin elinde olmasıydı. Arap bölgelerinde, Gürcü topraklarında ve Güneydoğu Anadolu'daki bazı sancaklarda idare bu şekildeydi. Bu şekilde yönetimin tercih edilmesinin en önemli sebebi bu bölgelerde bulunan büyük aşiret beylerinin nüfuzlarından faydalanılmak istenmesiydi. Ancak bu sancaklar muhtar bir idare tarzına sahip değillerdi. Herhangi bir disiplinsizlikte sancakbeyi azledilir, yerine başkası tayin edilirdi. Ahaliye kötü davranan, devlete sadakatten ayrılan, uygunsuz davranışlarda bulunan yöneticiler görevden uzaklaştırılırlardı. Eğer devlete sadakatten ayrılmazlar ve kanunlara uyarlarsa, kayd-ı hayat şartıyla, yani ömür boyu o sancağın yöneticiliğini yaparlardı.

'VİLAYET-İ KÜRDİSTAN' OLARAK ADLANDIRILAN SANCAKLAR

Osmanlı döneminde Kürdistan beyleri diye anılan aşiret reislerinin bölgeleri çok geniş bir coğrafya değildir. Kanunî'nin içinde Kürdistan ifadesi geçen fermanından bir yıl sonraya ait imparatorluğun idari taksimatını

gösteren arşiv kayıtları elimizdedir. Metin Kunt tarafından yayınlanan ve Kanunî Sultan Süleyman zamanında 1527'de Osmanlı İmparatorluğu'nun idari taksimatını gösteren defterde (Topkapı Sarayı Arşivi, D 5246) Vilayet-i Kürdistan denilen ve Kürt aşiret reisleri tarafından yönetilen sancaklar şunlardı: Cizre, Bitlis Hısnkeyf (Hasankeyf), Siverek, Çemişgezek, İmadiye, Mir Zahid Bey tarafından yönetilen sancak, Hizan, Sason, Palu, Çapakçur (Bingöl), Eğil, Sincar, Atak (Silvan'ın kuzeyi), Çermik, Hazzo, Zirkî(Metin Kunt, Sancak'tan Eyalete, s. 130-131.).

Bu beylerden Cizre, Bitlis Hısnkeyf, Siverek, Çemişgezek, İmadiye beyleri ile Mir Zahid Bey'in Kürdistan beylerinin büyükleri olduğu zikredilir. Vilayet-i Kürdistan diye kastedilen yer de tek bir idari bölgeyi değil Kürd beyleri tarafından yönetilen sancakları ifade etmek için kullanılmıştır.

Osmanlı'nın Kürdistan diye nitelendirdiği coğrafya görüldüğü gibi daha ziyade bir kalesi olan aşiret beylerinin yönetimindeki bölgelerdir. Osmanlı dönemindeDiyarbekir, Urfa, Mardin gibi bölgeler merkezden gönderilen valiler tarafındanyönetilmiştir.

'KÜRDİSTAN İDARİ BİR AD DEĞİL, COĞRAFİ BİR İSİMLENDİRMEDİR'

Kürdistan'ın Sultan Sencer döneminde idarî bölge olduğu söylenir. Bu bilgiyi veren 14. yüzyılda yaşayan Hamdullah Müstevfî'dir. Ancak Müstevfî, Sultan Sencer'den yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Sultan Sencer dönemine ait kaynaklarda ise Kürdistan idarî bir bölge olarak geçmez.

Kürdistan ismi Arapça "Arz-ı Ekrad" olarak ilk defa 10. yüzyılın ikinci yarısında İbn Havkal'ın "Suretül-Arz" isimli eserinde geçer. İbn Havkal'ın Kürtler'in yaşadığı yer olarak zikrettiği bölge ise İran'ın Cibal bölgesidir. Yani Hemedan'ın doğusu, Urumiye'nin güneyidir. Bugünkü Irak sınırındaki İran Kürdistanı'ndan Süleymaniye'ye kadar uzanan bir bölgedir. Kürdistan isimlendirmesi idarî bir ad değil, coğrafî bir isimlendirmedir. Bu konuda Adnan Çevik geniş bir araştırma hazırlamaktadır.

İbn Havkal'dan sonra 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un haritasında da "Arz-ı Ekrad" isminin geçtiği görülür. Kastedilen yine İran'dır.

OSMANLI DÖNEMİNDE KÜRD BEYLERİ MERKEZİN KONTROLÜ ALTINDA DEĞİL MİYDİ?

Osmanlı döneminde ocaklık terimi çeşitli şekillerde geçer. En yaygın şekildeidari teşkilat içerisinde rastlanan ocaklık statüsündeki sancakları ifade eder. Ocaklık sancaklar hükümet ve yurtluk-ocaklık sancaklar olmak üzere iki çeşittir. Fetih sırasında hizmeti görülen aşiret reislerine, beylere çoğunlukla kendi toprakları olmak üzere bırakılan yerlerdir. Orhan Kılıç'ın bu konuda araştırmaları vardır.

Hükümet sancaklarda timar sistemi uygulanmaz. Sancak gelirinin tamamı idareci olan beylere aittir. Yurtluk-Ocaklık sancaklarda ise timar sistemi uygulanabilir.

Ocaklık sancaklar, Bosna, Anadolu, Çıldır, Şam, Rakka, Bağdat, Basra, Tunus veŞehrizor gibi bölgelerde görülür. Bu sistem görüldüğü gibi sadece Güneydoğu Anadolu'daki Kürd beylerine mahsus değildir. Ocaklık sancakların sayısı zamana göre değişmektedir. Özellikle savaş dönemlerinde aşiretlerin devlete bağlılığını artırmak için ocaklık sancakların sayısı artırılmıştır.

Orhan Kılıç, araştırmalarında ocaklık veya hükümet tipi sancakların devletin merkezi kontrolünden uzak müstakil birimler olduğu kanaatinin yanlış olduğunu söyler. Merkezi idare imparatorluğun diğer kısımlarında olduğu gibi burada da ağırlığını her zaman hissettirmiştir. Bu sancakların her biri merkezden atanan bir beylerbeyinin emri altındadır.


Kaynak: Dünyavegercekler.com





Cemaate Hizmet Partisi”ne dikkat! “Cehenneme Hizmet Partisi”ni çıkarları için “Cemaate HizmetPartisi”ne dönüştürme



Allah’ın lütfu ve milletimizin destekleriyle iş başına gelen iktidarın kısmen gerçekleştirdiği hak ve özgürlükler ortamında yeni tezgâhlarla karşı karşıyayız.

Şeytan ve yandaşları hiçbir zaman pes etmezler. Şartlara göre insanoğluna tuzak kurmada mahir bir masondurlar! Yani ustadırlar! Bu münafıklar araziye göre şekillenen bukalemuna benzerler.
Dün, başta namaz ve örtümüz olmak üzere İslami değerlere topyekûn saldırıyorlardı. Bugün ise, başa çıkamayacaklarını anlayınca, o değerlerimize Milletimizi aldatma adına sarılmaya başladılar. 
Dün, “Namaz ve başörtüsü devleti yıkacak irticai tehlikedir!” naraları atanlar, bugün “bunlar bizleri kurtarıcı can simidi!” diyorlar!
Dün, Ana Hayat Yasamız Kur’an-ı Kerim’i çocuklarımıza öğretmeyi ağır cezalarla yasaklattıranlar, bugün o yasakları kaldıran iktidarımıza destek verenleri din istismarıyla aldatma rolündeler!
Dün, gecelik yüzde binlere varan faiz artırımlarıyla ülkemizi ve halkımızı borç batağında yerli ve yabancı banka patronlarına sömürttürenler, bugün utanmadan, sıkılmadan dürüstlük postuna büründüler!
Dün, devlet parasıyla kurdukları özel bankalarla devleti dolandırıp, iflas numarasıyla katrilyonlarca zararı Devletimize ödettirenler, bugün güya yolsuzluk ve hırsızlık avına çıkmış birer Donkişot rolünü üstlendiler! 
 Dün, işçilerimizin haklarını, satılmış sendikalar eliyle toplusözleşmelerinde sıfır maaş (!) artışlarıyla patronlara ezdirtenler, bugün emekçilerimizi yeniden aldatmak için kurtarıcı rolünde, kuzu postunda kurtlaştılar!
Dün, Kırk Haramileri aratmayacak şekilde ihale, yolsuzluk ve hırsızlıklarında başrolde olanlar, bugün, karanlık odada vaftiz edilmiş günahsız birer masum rolüne büründüler!
Dün, gerçek vatanseverleri; dinci, irticacı, yobaz, çağdışı ve Ataput düşmanı damgasıyla dışlayanlar, bugün mürtecileri bekârına ve duluna bakmadan, hacısını, hocasını ve müftüsünü partilerine ve localarına alma yarışına girdiler!
Dün, laiklik ve Kemalizm maskesiyle dinsizliği ve ateistliği savunanlar,bugün ise  “Cehenneme Hizmet Partisini çıkarları için “Cemaate HizmetPartisi”ne dönüştürme hilesini, andaç Mason Demirel taşeronluğunda planladılar!
Dün, Tarikatları ve Cemaatleri potansiyel en büyük tehlike ve irtica merkezi görenler, bugün “düşmanımın düşmanı dostumdur!” hilesiyle bazı kardeşlerimize, sol elleriyle tokalaşıp, sağ elleriyle arkadan hançerleme tuzağını kurdular! 
Dün, Cemaat, Tarikat ve halkımızı tam kırk yıl yalan ve dolanla aldatma hilesini, Demirel ve yandaşları ustalıkla yaparken, bugün bizzat yönettiği İslam’a atılan altı oklu talebelerinin hile kulakları, usta boynuzları geçmiş durumda!
Dün, inanç ve amel yönünden birbirine tavan tabana zıt C.H.P ile Cemaatin bugün kıydığı Mut’a Nikâhı’ndan “Cemaate Hizmet Partisi” mi, “Cemaate Hezimet Partisi” mi doğacak?!  Bakalım, izleyip göreceğiz!
Tüm bu oyunlarla, dün olduğu gibi bugün de bizlerin eliyle ülkemizi yeniden kaosa sürükleyip istikrarsızlaştırmak istiyorlar! 
Ülkemizi, bölüp parçalayarak yutmak isteyen bütün bu Şeytani Siyonist tuzakları, dün olduğu gibi bugün de birlik, kardeşlik ve dayanışma emri ilahîsine uyarak ve 
“Ey Rabbim! Düzenbaz Şeytan ve yandaşlarının kışkırtmalarından ve tuzaklarından sana sığınırım! Ve Ey Rabbim! (benim onların yanında)onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım! (Mu’minun S.97-98)” duasının gereğini yaparak boşa çıkarmalıyız. 
Selam, sevgi ve duayla
Şevki Yılmaz

Tanrı uludur”lu günlerin başlangıç tarihi


İslâm dünyasında 622 yılından beri, Hz. Peygamber’in öngördüğü biçimde okunan “Ezan-ı Muhammedî”, ilk kez “Muhammedî” kimliğinden, onunla birlikte de “şeair” (İslâm işareti) vasfından koparıldı ve Türkçe bilmeyenler için “anlamsız” bir bağırtıya dönüştürüldü.
Hafız Rıfat Bey tarafından ilk Türkçe ezanın Fatih Camii’nde okunduğu tarih 3 Şubat 1932’dir. 
Aynı yıl Türkiye’de insanlar açtı, ilâçsızdı; doktorsuzdu, ekmeksizdi, sahipsizdi; millet önlenemeyen salgın hastalıklarla pençeleşiyordu…
Çocuklar ya doğum sırasında, ya da kızıl, kızamık, boğmaca gibi hastalıklardan ölüyordu…


Türkiye’nin yeterli öğretmeni, okulu, hastanesi, yolu, suyu, fabrikası, barajı, elektriği, havaalanı yoktu…
Gençlere “din eğitimi” verecek imam-hatipleri, Kur’an kursları, İlahiyat Fakülteleri (o da aynı yıl, yani 1932 yılında kapatıldı) yoktu…
Artık “ezan gibi ezan”ı da yoktu, Türkiye’nin!
Ama bir “Dünya Güzellik Kraliçesi” vardı…
Yarışmayı, yanlış hatırlamıyorsam, tek parti yönetiminin yarı resmi organıCumhuriyet Gazetesi organize etmişti. 
Ve Avrupa, bizi açılıp saçılmaya teşvik babında, “Türkiye Güzeli”ni,“Dünya Güzellik Kraliçesi” ilân etmişti.
Ekonomi gazeteleri dâhil tüm gazeteler bu haberi günlerce manşetten veriyor, halka “ezansızlığın acısı”nı unutturmaya çalışıyordu.
Ama halk ne o acıyı unuttu, ne de o acıyı kendisine yaşatanları: Eline geçen ilk fırsatta (14 Mayıs 1950 genel seçimleri) kendisini tam 18 sene ezansızlığa mahkûm edenlerden intikamını aldı… CHP’yi deviripDemokrat Parti’yi iktidar yaptı…
Sonra o çizgide yürüyen diğer partileri: AP, ANAP, DYP; nihayet AK Parti…
On yıllık iktidarında kaçınılmaz olarak yaptığı bazı hatalara rağmen, bugün bile AK Parti’nin oy oranı yüzde 55’lerde, CHP’ninki ise taş çatlasa 20-25’lerde ise, bu sonuç “Ezanın intikamı”dır!
Türkiye’nin düşman işgaline uğramasını camilere çan takılması ve Ezan-ı Muhammedî’nin susturulması olarak algılayan Mehmed Âkif, Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine yazdığı meşhur “Bülbül”şiirinde şöyle kükremişti:
“Ne zillettir ki: Nâkuus, (çan) inlesin beyninde Osman’ın,
“Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlânın!..” 
Ve kendisine ısmarlanan İstiklâl Marşı’na o hicran içinde ezanlı mısralar koymuştu:
“Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin, temeli,
“Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli.”
Âkif, bu şaheser mısraları yazarken, bir gün bu topraklarda Ezan-ı Muhammedî’nin susturulacağını, eski coşkunun hıçkırığa dönüşeceğini acaba hiç aklına getirmiş miydi?
Âkif’i bilemem, ama cumhuriyet döneminin fikir babalarından Ziya Gökalpçoktan kararını vermişti: “Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur/ Köylü anlar manasını namazdaki duanın” diyerek ezanın  Türkçeleşmesini savunuyordu.
Ezanı aslı gibi okumaktan çıkarmanın kılıfı, “Ne söylendiğinin anlaşılması”ydı, ama saklı amaç, o dönemin fikir babalarından Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” ismiyle yayınladığı hatıralarında ifade ettiği üzere,“dinde reform” yapmaktı.
Dönemin yarı resmi gazetesi Cumhuriyet, 04 Şubat 1932 tarihli nüshasında konuya “Türkçe” çerçeveli yaklaşıyor, “Türk dünyasının Tanrı’sına kendi bilgisiyle taptığını” yazıyordu.
Milletin bütün bu “arıza”ları aşıp tekrar kıblesiyle buluşacağını, o günlerde biri söylese kimse inanmazdı. Bugün çok şükür yaşıyoruz.
Allah’ı “ulu” (zira bir de “Ulu Önder” var” gibi kifayetsiz kelimelerle değil,“Allahüekber”lerle anıyoruz!

Yavuz Bahadıroğlu


Paralel yapıyı bekleyen gelecek!


Bir yandan yargı süreci devam ederken, bu yapının devleti ele geçirme planlarını konu alan “Kod adı KOZ” adlı film de vizyona giriyor. Bütün bunları bir arada düşündüğünüzde aslında adım adım büyük bir operasyona yaklaşıldığını tahmin etmek çok güç olmasa gerek..
81 ilin imamından söz ediliyor. Bölge imamları var. Bunların yardımcıları, koordinatörleri, ilçe imamları, mali komiteler, iktisadi işletmek, hukuki işler, uluslararası ilişkiler, basınla ilişkiler, istihbarat, himmet grubları ve daha bir sürü komite ve komisyonun başkan ve yardımcıları. Bunlar örgüt üyeliği, örgüte yardım ve yataklıktan sanık olabilir. Örgüte para toplayanlar, bu paraları taşıyanlar, örgütün işletmelerinin yöneticilerinin sanık olduğu bir dava düşünün, 81’i, 800 ilçe, 110 ülke. On binlerce kişilik bir potansiyel sanıklar ordusundan söz ediyoruz. Bunları nasıl yargılayacak, nerede tutacaksınız. Yargılama ya da ceza ve tutukevi olarak yeni tip cezaevlerine ihtiyaç olacak. Klasik F Tipi bu ihtiyaca cevap vermeyecektir. Silivri de yetersiz. Aslında Silivri paralelcilerin rakipleri için düşündüğü yerleşkeydi. Kime niyet, kime kısmet.. Ama Silivri gelinen noktada yeterli değil. Aceba dikey bir yargılama ve cezaevi tipi mi geliştirmek gerek..
Derin devlet, paralel devlet, darbe, terör, Mafia gibi örgütlü suçların yargılamaları,  cezalandırılmaları, dava dosyaları, basın, STK, yerli ve yabancı gözlemciler, Üniversiteler, müdahiller içi özel bölümleri ile yepyeni bir anlayışla bu merkez dizayn edilebilir.. Özellikle diğer ülkelerde açılacak davalarla ilgili, çok sayıda yabancı savcı, hakim ya da siyasi, emniyet, istihbarat görevlisi, diplomat bu davayı kendi iç hukuklarındaki karşılığı için pilot bir yargılama olarak görecekler.. Bu açıdan yargılamanın anında özet olarak da olsa tercüme edilerek bir basın ajansı ya da “AA” içinde oluşturulacak bir birim tarafından servis edilmesi gerek.
Bu yargılama başlayıp, hemen bitmeyecek. Yıllar sürecek..
Bu işin, Media, Mafia, Sermaye, Finans, Siyaset, Bürokrasi, Güvenlik, İstihbarat, STK, dış bağlantıları var. Paralel devlet, paralel din yapılanması sadece Türkiye ile başlayıp, Türkiye’de bitmiyor. Yarın bu iş, ABD, bazı AB ülkeleri, Vatikan ve İsrail’de iç politika meselesi haline gelirse şaşmamak gerek. İrangate gibi patlayabilir bu iş. Birçok ülkenin istihbaratı ile içli dışlı olan bir yapıdan söz ediyoruz. Sahte diploma, kayıtdışı para hareketleri, sınav sorularının çalınması, kamu kaynakları ve fon kaynaklarının haksız kullanımı, gizli bilgilerin ele geçirilmesi ve başka ülkelere transferi, her şey var. Hatta Mısır, Yemen, Libya, Tunus gibi ülkelerde meydana gelen olaylarda da bu kişilerin parmak izlerini görmek mümkün.
Türkiye’deki yargılamanın bu açıdan iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerek..
Kendiler kabul etmek istemiyorlar ama, bu işin geri dönüşü yok.. Geleceğe ilişkin bir kehanete inanıyorlar ve bekliyorlar. Bu şekilde deşifre olmaya devam ederlerse aniden çözülebilirler.. Para kaynakları ve para hareketleri da deşifre edildikten sonra fazla bir hareket alanı bulamazlar. Giderek istihbarat kaynaklarını kaybediyorlar. Bürokrasideki adamları tasfiye edilmeye devam ediyor. Yargı ve polisteki, istihbarat örgütleri ve stratejik kurumlardaki adamları tesbit edildi..
Sanırım, ağustostan sonra ordu, eğitim kurumlarındaki adamları da büyük ölçüde tasfiye edilmiş olur.. Zaten o zamana kadar seçimler yapılmış olacak.. Yeni meclis, yeni hükümet, o zamana kadar açıklanacak iddianamelerle suçlamaların ve kanıtlarının ortaya çıkması ile de tasfiye süreci hız kazanmış olacaktır.
Paralel yapı da bu kötü gidişin farkında onun için onlar da ellerini daha çabuk tutmak istiyorlar. Çünki gelecek günlerin geçen günleri aratacağının farkındalar.. Çember daraldıkça korku, panik, stres artıyor..
Bu yaz sıcak geçecek gibi sanki.. Sadece Türkiye’de değil, bölgemizde ve İslam dünyasında.. Zaten büyük değişimin sancısız olacağını düşünmek doğru değil.. Sel gidecek, kum kalacak. Gecenin karanlığından sonra aydınlık bir şafak bizi bekliyor.
“Bekleyin inananlar, bahar gelecek bahar!”
Selâm ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak

KABALA VE AMERİKA,İSRAİL, İRAN ÜÇGENİNDE ERDOĞAN VE CİFİR SAVAŞLARI

Bİ SİMİT : AMERİKA,İSRAİL, İRAN ÜÇGENİNDE ERDOĞAN VE CİFİR SAVAŞLARI


Gülen'in Bedduası ve Cifir Savaşları

Haberseyret.com yazarı Bi Simit, "Amerika, İsrail, İran Üçgeninde Erdoğan ve Cifir Savaşları" başlıklı yazısında, Fethullah Gülen'in bedduasının normal bir beddua olmadığını belirterek, "Bu beddua girişimi dönüşü olmayan, dönüşü durumunda bizzat beddua sahibini öldürecek bir kabala ritüeliydi" ifadelerini kullandı.

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِيجَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

Okunuşu ; Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Meali ; Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: 'Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur.' Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

Başta İmam-ı Şafii olmak üzere bir çok imam ve alim bu ayet-i kerimeden "Küfür tek Millettir" sonucuna varmışlardır. Yazımızı okurken bu ayeti kerimeyi de bu sonucu da aklınızın bir köşesine kazıyın ve bu bilinçle okuyun.

Allahuekber velillahil hamd.

Allahuekber !

Bir yazı kaleme almadan önce yazıda geçecek olan bir çok hususun okuyucu tarafından temel anlamda da olsa bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden ara ara tarihe yolculuklar yapabiliriz.


Tarih okurken bugünle mutlaka bağdaştırın. Mutlaka bir yerden bir şeyler çıkacaktır. Bugün olanların aynısının veya benzerinin geçmişte de olduğuna şahitlik edeceksiniz. O kadar net ki her şey, görmemek için kör olmak gerekir. O kadar net ki, at gözlüklerini çıkarmak gerekir. Hazır mısınız?

 Bize hep saldırdılar. Biz hep tuzak kurulan olduk. Biz hep sırtından vurulan olduk. Biz hep ihanet edilen, arkasından iş çevrilen, ihmal edilen, görmezden gelinen olduk. Ama şunu unutmayın. Bütün bunlara rağmen biz hep KAZANAN TARAF olduk. İşte onları çıldırtan da hep bu oldu. Pusu kurdular belki. Şehitler verdik belki. Suikaste gittik belki ama bize kazandıran da bu şehitlerin varlığı olmadı mı? Tarihe bakın, geçmişe gidin. 1400'lü yıllarda da saldırmışlardı. 

Allahın sıfatını kendisinde taşıdığını iddia edenFazlullah Esterâbâdî isimli bir İran beslemesiYıldırım Bayezid'e suikastlar düzenlemiş, kurduğu Hurufi tarikatı ile Hanedanın içine kadar girmeyi başarmıştı. Sultan Bayezid vefatından bir kaç yıl önce Fazlullah Esterâbâdîyi astırsa da Hurufi tarikatının uzantıları Fatih Sultan Mehmet zamanında sarayda önemli konumlara sahip olmuş ancak ne Sultan'a ne de Devlet'e başta Allah'ın inayeti, sonra da devrin âlimlerinin uyanıklığı sebebi ile zarar verememişlerdi.

Kılıç kullanmıyorlardı. Zehir kullanmıyorlardı. Akıl ve ilimden başka silahları olmayan bu insanlar Peygamber Efendimizin Hz. Ali'ye öğrettiği ve günümüze kadar gelen Cifir ilmini çok aktif bir şekilde kullanıyor, bunu zehirli sözlerle (SİHİR) bir araya getirerek devleti devirmeye çalışıyorlardı. Devlet yönetmek kolay değildi. Sadece kas gücü yetmiyordu. Kılıçlar, süvariler, toplar, yüksek surlar yetmiyordu. İlim adamlarını da yanından ayırmamak gerekirdi. Düşmanın silahı ile silahlanmak için bir ilme daha ihtiyaç vardı. 1100 yılından sonra Doğunun zenginliklerini çalmak için akın akın Kudüse gelen Fransız Soylusu Hugues de Payen önderliğinde yaklaşık 10 şövalye Kudüs'te bir mağaraya denk geldiler. Mağaranın girişi bir yamacın dibinde olduğu için, önü de yüksek çalılıklarla kapanmıştı. Mağarayı keşfeden şövalyeler derinlere gittikçe öyle bir şey buldular ki bu onlar için Kudüsten de, doğunun bütün zenginliklerinden de çok daha önemliydi. Buldukları şey Hz. Süleyman'ın cinleri dahi kontrol altına alabildiği öğretilerin olduğu bir kitaptı. İşte bu kitap yaklaşık 50 yıldır Holywood filimlerine de konu olan kara kaplı sahafın temsil ettiği gerçek kitaptı. Bu kitaptaki ilim kara ilimdi. İnsana doğa üstü bazı varlıkları kontrol etme gücü veriyordu. 

Sözlerin ve harflerin gücü sihirle birleştiği zaman Allah muhafaza insanın yapamayacağı şeyler nadirdi.
 Daha sonra Tevratı tahrif edip yerine Kabalayı koyan sapık yahudiler de Kabala'yı bu öğretiler üzerine temellendirmişlerdi. Bu öğretiler o kadar cezbediciydi ki Hz. Musa ümmetini bir kaç gün bile yalnız bırakıp dağa çıksa, döndüğünde ümmetini sihire bulaşmış, kabalaya tapmış buluyordu.

Bu alıkoyamadıkları öğretiler yüzünden Hz. Harun da Hz. Musa'dan tokat yemişti. Bir lanet gibi yahudilerin üzerine çöken bu öğretilerin, kabalanın kaynağını bu 10 şövalye bulmuştu. Buldukları an orada durmadılar. Güney Batı'ya çekilerek ellerindeki bütün altınlarla işçi toplayıp büyük bir tapınak yaptırdılar. Bu tapınak ulaşılması güç, o zamanın teknolojisi ile zaptedilmesi imkansız bir kale gibiydi. Normal şartlarda bile bir insan yardım olmadan o tapınağa ulaşamazken, dışarıdan müdahele edilmesi neredeyse imkansızdı. İşte bu tapınakla beraber Fransız Soylusu Hugues de Payen şövalyelerine Tapınak Şövalyeleri ünvanını verdi ve başta Avrupa olmak üzere bütün dünyayı zehirlemeye başladı. 
Hikaye bu şövalyelerin Avrupa dahil bütün dünyaya yayılması, ekonomik kaynakları ele geçirmesi, Simya ilmine sahip olması (parantez : simya ilmi toprağı bile altına çevirebilme gücü dahil bir çok metafizik olayı kapsar ki şu anda dünyada bu ilmi bilenlerin sayısı bir elin parmağı kadardır) ve sonunda Osmanlıyı yıkarak dünya düzenini kurmalarına kadar devam eder. Bu şövalyelerin uzantıları bugün ki Rotschield, Rockerfeller, Mitshubishi, Monsanto gibi ailelerdir.
 
Konudan konuya geçmiyorum. Anlattıklarım tamamen kronolojik ve tarihi gerçekler. İnanmayanlar tek tek isimleri, tarihleri, olayları araştırabilir. Varsa bir çelişki yazabilir. Keşke konuyu baştan ve tamamen, tek ayrıntıyı atlamadan anlatma imkanım olsa ama bunun için koca bir kitap, hatta kitaplar silsilesi yazmak gerekir. Neyse devam ediyorum.
 Zaman geçtikçe Hz. Süleyman'ın tapınağının derinliklerinde bulunan bu kara kaplı kitabın muhtevası da nesilden nesle aktarıldı. Bu ilimler sadece Müslümanlar değil Allah inancını taşıyan Hristiyan ve Yahudilere karşı da kullanıldı. Yine bizzat Yahudi olduğunu iddia edenler tarafından. İşte Yahudi ile siyonisti birbirinden ayıran nokta da burasıydı. Siyonistler tapınak şövalyelerini kucaklamış ve davalarında bu öğretileri kullanabileceklerini düşünmüşlerdi.

Osmanlı zamanında başta Hacı Bayramı Veli hazretleri olmak üzere bir çok rehber başta cifir ilmi olmak üzere, kabala öğretileri ve ebced ile de devletin bekası için meşgul olmuşlar, ileride olabilecek bazı şeylere işaret etmişlerdi. Bu yüzden Tapınak şövalyelerinin hedefinde sürekli Müslüman alimler vardı. İbn'i Arabi, Gazali, Hacı Bayramı Veli gibi bir çok rehber hayatları boyunca yüzlerce suikasta maruz kalmışlar ancak Allah'ın izni ile hepsinden kurtulmuşlardı. Bu alimleri ortadan kaldırmak istemelerinin sebebi bu alimlerin kurduğu savunma mekanizmasıydı. 

Yazımızın belki de en önemli kısmı burası. Bütün bu ilimleri bilmenin tek anlamı dışarıdan gelecek saldırılara karşı yine aynı ilimlerle savunma hattı oluşturmak, Devleti Âli Osmaniyeyi ve kumandanı yani sultanı korumaktı. Ve defalarca da korudular. İstanbulu fethetmek bize nasip olacak mı diye soran 2. Murad'a "Padişah’ım sana İstanbul’u almak nasip değildir. Fakat Yüce Peygamber’in hadisinde de belirttiği gibi İstanbul mutlaka fetholunacaktır. İstanbul’u senin şu beşikte yatan şehzaden Mehmed’le yanımızda oturan müridimiz köse Akşemseddin alacaktır. Fethi mübin bu ikisine nasip olacaktır. Ben dahi bu fethi göremeyeceğim" diyen Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin bunu cifir ve ebced ile çözdüğü tartışılmaz bir gerçektir.

 Dostlar günümüzle ve başlıkla bu olanların ne ilgisi mi var?

Anlatayım. Aslında nerden başlayacağımı çok bilmiyorum. Erdoğan'ın attan düşme sebebini mi anlatayım. Buna sebep olan Londra'da uzun yıllardır yaşayan ve İngiltere'nin beslediği İranlı mollanın ismini mi vereyim? Tahşiye operasyonlarında yakalanan Kör Hoca Molla Muhammedin neden ortadan kaldırılmak istendiğini mi yazayım? Makam aracında üzerine kapı kilitlenen Başbakan'ın maruz kaldığı bu olayın aslında yine kara sözlerle işlenmiş suikast olduğunu mu anlatayım? Erdoğana Pensilvanyada yapılan bedduanın normal bir beddua olmadığı ve cifir ile kabaladaki ritüellere göre yapıldığını mı anlatayım? Yapılan bütün bu operasyonlara karşı Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in yine 3 tane molla (Mela Muhammed, Mele Abdullah ve Mele Şirin) ile beraber kurdukları savunma hattını mı anlatayım? Bütün bu beddua seanslarına karşı alınan önlemleri mi?



Fantastik bir filim gibi geliyor değil mi size? Turgut Özal'ı hatırlayın o zaman. Özal'dan alınan örnekler üzerine yapılan bütün analizler zehirlenmediği ama bir sorun olmadan öldüğünü göstermekte. Özalı nasıl öldürdüler sizce? Yıllar önce 2014 yılında Gülen örgütünün sonunun geleceğini yazan Kör Molla Muhammedin hangi ilmi kullanarak bunu kaleme aldığını düşünüyorsunuz?

Soru sormadan anlatamam işte. Allah-u alem elimde bu örnekler olmasa size nasıl anlatacaktım onu da bilmiyorum. Ama bana susma Bisimit diyorlar. Yaz diyorlar. Yazayım da kime yazayım? Yazacak çok şey olunca ve işin içinde bizim doğa üstü dediğimiz ama aslında Kur'an ile sabit varlık ve ritüeller olunca sadece susup ölesi geliyor insanın.

Tekrar konuya geçelim. Erdoğan'ın attan düşme olayını basit gören bizler bazen güldük, bazen ah,vah ettik. Bu düşüşü atın huysuzluğuna bağlayacak kadar aptaldık. Evet maalesef aptaldık. Bu düşüşün arkasında yıllardır Londra'da İngiliz sermayesi ile kendine kanal kuran, akşama kadar kanalında Hz. Ebubekire, Hz. Ömere, Hz. Aişeye küfür ve lanet okuyan Yasser Al-Habib olduğunu nereden bilebilirdik? Bu bir deneme atışıydı. Ve başarılı oldular. Bu bir uyarı ateşiydi. Ve uyardılar. Bu düşüşü analiz eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez bunun normal bir düşüş olmadığını anlamıştı. Mehmet Görmez normal bir profesör değildi. Medresede diz çökmüş. Büyük mollalardan ilim tahsil etmişti. Eski usullere göre medresenin tozunu yutmuş, yaman bir alimdi. Hemen hiçbirimizin bilmediği, unvanında ne doktor, ne doçent ne de profesör olmayan danışmanlarını topladı. Bunlar Doğu'nun önde gelen medreselerinin yaman Mollalarıydı. Bu düşüşün tamamen bir saldırı olduğu kanaatine vardılar ve hemen ardından Özal'ın ölümünün tekrar araştırılmasını talep ettiler. Özal'ın üstüne bu kadar düşme sebebi buydu. Amaç katilleri bulmak değil, ortada kabala ve cifirden başka katil olmadığını ıs-bat ederek ikinci bir suikasta karşı önlem almaktı.

Özal'ın otopsisini yapanlar kesinlikle zehirlenme olmadığını tekrar dile getirdiler. Daha sonra devlet arşivleri açıldı ve Özal'ın konuşmaları, mimikleri, enerjisi incelendi. Dışarıdan bir el dokunuyordu. Normal değildi. Bütün bu saldırıların Özalı yıprattığı ve hasta ettiği anlaşıldı. Aynısını aslında yıllardır Erdoğan'a da yapıyorlardı. Bunu anlamak güç oldu ama geç olmadı. Diyanet İşleri Başkanı Görmez hemen bir savunma hattı kurulması emrini verdi. Enerji savaşlarının Dünyada petrol, doğal gaz, madenler üzerinden yapıldığını sanan bizler ilk defa gerçek bir enerji savaşına tanıklık ediyorduk. Erdoğan'ı koruyan mollaların yetiştirdiği talebelerden bazıları danışmanlık vasfı ile yakınında oldu. Bazıları koruma unvanı ile. Ama hepsinin bir amacı vardı. Tam 1000 yıl önce Hugues de Payenin başlattığı savaş devam ediyordu. Cumhuriyetin kurulması ile beraber bir kenara itilen Mollalar ve Medreselerin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor, Hacı Bayramı Velilerin, İbni Arabilerin, Gazalilerin eksikliği had safhada hissediliyordu. Cifir ilmi ile Said-i Kürdinin kurulacak olan devletin İslamı ortadan kaldırma girişimi olduğunu anlaması da bir İngiliz oyunu ile örtbas ediliyor, bu ilmi bilen alimler tek tek ortadan kaldırılıyordu. Özellikle Özal'ın ölümünden sonra savunma hattında kimse olmadığını düşünen şeytanın işbirlikçileri bu sefer Erdoğan'ın kellesini istiyordu. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'i çok hafife almışlardı. Meydan savaşı olmadan kelle koparacaklarını düşünmüşlerdi. Yanılacaklardı. Mehmet Görmez ve Kürt Mollalar devletin ve ümmetin izzeti için öyle bir savaş vereceklerdi ki, dillere destan bu savaşı sadece ŞEREFİN VE İZZETİN suskun tarihi yazacak ve bu gerçek amel defterleri ile beraber ortaya çıkacaktı. Birileri bunu çıkıp yazmasaydı !

Dünyada İsrail'den sonra en çok Yahudi'nin yaşadığı ülkeyi Amerika veya Avrupa'nın herhangi bir ülkesi sananlar yanılıyordu. En çok Yahudi İRAN'da yaşamaktaydı. Bunu eskiden saklayan, günümüzde ise bunun dillendirilmesinden rahatsızlık duymayan Yahudiler kurdukları ÜÇGEN hat ile Türkiyeyi ortalarına almışlardı. Amerika'dan beddualar geliyor, İranlı mollalar kirli ve kara sözlerle Erdoğan'ı sınıyor, İsrail ise medyanın gücünü kullanarak yıpratma operasyonunu meşru kılarak bir yandan asıl failmiş gibi görünmeye çalışırken diğer taraftan da bu operasyonun üstünü örtüyordu. Bu millet bu operasyonla sadece istihbaratın değil diyanetin de tetikte olması gerektiğini anlayacaktı. Diyanete ayrılan bütçenin, Mehmet Görmez'in medrese mezunu mollalara imamlık hattı tanımak istemesinin, doğudaki diyanet açılımının, kanalın ve radyonun Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in medrese vizyonunda ve bu vizyonun arkasında yatan yaman bir mücadele olduğunu bu millet çok sonra anlayacaktı. Aslında Mehmet Görmez buna hazırlıklıydı. Ve Özal'ın ölümünün bu minvalde araştırılmasını bizzat istemişti. Arka planda bunu nasıl dile getireceğini, medyayı ve hatta Başbakanı nasıl ikna edeceğini bilmiyordu. Ama olaylar öyle gelişti ki Hz. Allah'ın yardımı ile Erdoğan bizzat bu olaylara şahitlik ederek ve hatta bazen olayın MEF'ULU olarak inanmak zorunda kaldı.

17 Aralık darbe girişiminin başarısız olmasından sonra Pensilvanya'dan yapılan bedduayı normal bir beddua sanarak dalga geçenler, animasyon hazırlayanlar, caps yapanlar, yani bizler malesef yine aptalık ettik. Bu beddua girişimi dönüşü olmayan, dönüşü durumunda bizzat beddua sahibini öldürecek bir kabala ritüeliydi. Hem de en tehlikelisi. Bunu daha önce Hz. Süleyman'ın yükselişini önlemek için yapanlar yanlışlıkla Hz. Süleymanın eşlerinden birini öldürmüşlerdi. Ve bu sihir dönüp dolaşarak ritüelin sahibini bulmuştu.

Bütün bu olaylardan sonra böyle bir ritüelin olacağını tahmin eden Diyanet İşleri Başkanı Görmez yine hazırlıklıydı. Molla Muhammed, Molla Abdullah ve Molla Şirinin önderliğinde 27 aralık gecesi Bitliste bir Norşin medresesinde yaklaşık 100 medrese talebesi ile bir araya geldiler. Yapılan dualar, zikirler ve ritüeller ile bedduaya karşılık verildi. Bu bedduaya karşı bir beddua değildi. Bu bir antivirustu. Bunu en iyi firaset sahibi müminler anlardı. Efendimiz sav'den Hz Ali ve Hz Ebubekire, oradan Geylanilere, Hacı Bayramı velilere, Gazali ve İbni Arabilere, Ebu Vefa Hazretlerine, Somuncu Babalara, Mevlana Siracuddinlere kadar gelen gelenek sadece İslam ve İnsan gerçeği değil, insan ve islamı tıpkı Mevlana ve Şems gibi birbirini tamamlayacak hale getiren ve Devletin bekası için elzem olacak olan bu gerçekti. Cumhuriyet ile ortadan kaldırılmak istenen bu gerçek Hz. Allahın emri ile var olmaya devam edecekti. Bunda şüphesiz hakiki İslam geleneğini ayakta tutan Doğu medreselerinin ve Kürt mollaların yeri büyüktü.

Tahşiye operasyonlarında göz altına alınan Kör Molla Muhammedin tek suçu vardı. O da Cifir ilmine vakıf mollalardan bir tanesiydi. Etrafındakilere akıl almaz şeyler söylüyor, ilginç tarih ve bilgilerden bahsediyordu. Bu bilgiler zamanla kulaktan kulağa aktarılıyor, Pensilvanya dahil bir çok karanlık zümrenin haberdar oluyordu. Kör Molla Muhammedin ortadan kaldırılması dikkat çekecekti. Bunu biliyorlardı. Bu yüzden kumpas kuruldu ve terör örgütü uzantısı suçlaması ile yapılan operasyonda tutuklandılar. Hiç bir haber sitesi veya televizyon buna yer vermedi. Hiç kimsenin haberi olmadı. Herkes günü birlik yaşamaya devam ederken bu operasyonların arkasında Cifir ve Kabala gerçeğini gören birisi vardı. Ama cesaret edemiyordu. Bunu nasıl anlatacaktı devlete? O kişi yine Diyanet İşleri Başkanı Görmezdi. Görmez 17 Aralık operasyonlarından sonra cesaretini toplayarak tek tek bütün olayların analizini bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan'a sundu ve asıl mücadele ondan sonra başladı. Bir yandan saldırı hattındaki Amerika, İsrail ve İran, diğer taraftan Türkiye'nin bekası için yeri geldiğinde Gazali olan, İbn-i Arabi olan Görmez ve Kürt mollalar. Sonunda Kürt mollaların fendi zalimleri yendi. Ve arka planda düşman öyle bir mağlubiyet aldı ki Hz. Allah bu millete adaleti bir kez daha emanet etti.

Yazının daha uzun olması gerektiği kanaatindeyim ama buraya kadar yazdıklarımı siz de takdir edersiniz ki acaba yazsam mı yoksa yazmasam mı minvalinde kaleme aldım. Nitekim yazmak kolaydır belki ama bunun sonuçları olacaktır. Yazdıklarımın sonuçlarına katlanacağım elbet ama bunlar ulu orta söylenecek şeyler değil. Yine de Şevki Yılmaz'ın 1990'lı yıllarda dediği gibi bu açıklamalar insan hayatına mal olur ama Kur'ana dönmek için bu hayat Allah'a satılmıştır.

Ne istihbaratınızı, ne diyanetinizi, ne de medreselerinizi küçümsemeyin. Biz diri bir milletiz. Bizi geçmişimizden kopardıkları için bu yazdıklarım belki size acayip geliyor. Ama 100 yıl önce bu yazdıklarım derslerde öğretilen, anlatılan şeylerdi. Bizi ne Doğu'daki medreselerden, ne Kürt kardeşlerimizden, ne Devletimizden ne de ALLAH'TAN koparmalarına izin vermeyin. Cesur olun. Pısırık olmayın. Şu an savaş devam ediyor. Her gün düşman yeniliyor. Her gün biz şehid veriyoruz. Düşmanın yenilgisi bizim kaybımız olmadığı anlamına gelmiyor. Allaha şükür esefimiz yok ama en büyük kaygımız gün gelip bunlar anlatıldığında milletimizin bunları anlamaması olacaktır. İşte o gün bizim kaybedeceğimiz gün olacaktır.


Bisimit


Siyonizm, kendi çıkarları doğrultusunda hareket edebilmek için Yahudiler arasında Talmud’u, kendi aralarında da Kabala adlı kitabı kullanıyor.






KABALA NEDİR?
    “Modern Masonluk Kabalist esasları muhafaza etmiştir. Bundan başka mason sistemleri, tamamiyle kabalist fikirlere ve ilme dayandırılır.” (Çırak Kardeşlik Kolu, no, 3 sh. 13-14)

   Kabbala, Tevrat inmeden çok daha önceleri Yahudi ruhban sınıfının geliştirdiği bir öğretidir. Kabbala büyü ve şeytani güçlerle bağlantı sanatıdır.

   “Negatif güçlerin öğretisi” olarak tanımlanan Kabalizm temelde şeytanın dinini tüm özelliklerini içerir. Masonluk tamamen kabalist öğretiye dayalıdır.

   “Gelenek” veya “Ağızdan kulağa” anlamına gelen kabala “sır” esasına dayalıdır. Bu sırların tamamı “Jerusalem Lodge (Kudüs Locası) nın üç Kabalisti tarafından ezberde tutulur. Kabalistlerden biri öldüğünde diğeri İsrail’in 70’ler Meclisinden (Sanhedrin) seçilen bir aday aynı bilgileri devralır.

   “Kabala kitaplarının metinleri sembollerle doludur. Her devirde bunların manasını bilen üç Yahudi bulunur. Bunlardan ölenin yerine bir alt kadameden (Sanhedrin 70’ler meclisi) en iyisi seçilir, diğer ikisi tarafından sırlara vakıf edilir.” (Türk Mason Dergisi, s.21, sh.1095)

   “Sanhedrin üyelerinin tümü büyü bilmek zorundadır.” (Das Reich Satans, Karl R.H. Frick, sh. 85)

   Faal, Kara Büyü ve Şeytanla ilişki kurma ile ilgili bilgileri kapsayan Kabala, Masonik öğretinin temelini oluşturur. Bu nedenle Kabala’nın teorik ve pratik uygulamarı ile ilgili bilgiler 33 kademeye ayrılmıştır. Kabala’nın vermeye çalıştığı eğitimin özü ise metafizik güçlerle irtibat kurarak (onlara göre) Evrenin ulu Mimarı Şeytan’ın sırrının tüm manalarını içeren bilgiye ulaşmaktır.

   “Kabala büyücülüğün anlamını kavrar. Kabala sayesinde kara büyü dünya çapında itibar görmüştür.” (Das Reich Satans, Karl R.H. Frick, sh. 101)

   “Kabala bilinçaltının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür” (New Age Mason Dergisi sayı 77, sh. 31)

 
    Kabalist eğitimle yetiştirilecek olan adaylar, Mason Üstad-ı Azamlar tarafından dikkatle seçilir ve aday, ancak bir kademenin bilgilerini tam anlamıyla hazmedince diğer bir kademeye geçebilir. Bu taktiğe masonik dilde: “Uykulu gözlere ışığın yavaş yavaş verilmesi” denir.

TALMUD : 

   Yahudi Hahamlar, Tevrat’ı bozup değiştirmekle yetinmemişlerdir. Tevrat’ta bulunan bütün hükümler hahamlarca bir araya getirilmiş, detaylandırılmış ve çeşitli eklemelerle açıklanmıştır. Talmud, bu Tevrat yorumunun (tefsirinin) ismidir.

  Tevrat üzerinde yapılan bu yorum ve açıklamalar, asırlarca nesilden nesile aktarılmıştır.

   Milattan sonra 2. yy’da bu yorum ve açıklamaları Yahudi Haham Nasi Yuda, yazılı hale getirerek Talmud’u oluşturmuştur. Bu Talmud iki kısımdan oluşur. Asıl kısmı oluşturan Mişna ile, yorum kısmını oluşturan Gemera.

   Talmud, Yahudi dinide büyük önem taşımaktadır. Okullarda Tevrat ile birlikte okutulan Talmud, bir yasa niteliğindedir. Yahudilerin kabul ettiği şu prensipten, Talmud’a ne kadar önem verdikleri belli olmaktadır.
   “Her Yahudinin öğrenimini üç kısma ayırması ve üçte birini Tevrat’ın eğitimine, diğerini Mişna’nın eğitimine ve diğerini de Gemara eğitimine ayırması gerekir.” (İbrani Edebiyatı s.14)

   Hahamlar, Tevrat’taki dünya hakimiyeti ile ilgili hükümleri Talmud’da genişletmektedirler. Bütün özlem ve isteklerini bu kitaba sokan hahamlar, Mesih inancını da Talmud’da detaylı olarak anlatmışlardır.

   Bunun yanı sıra, Yahudi ırkının üstünlüğü inancı, Talmud’da çok ayrıntılı olarak işlenmiştir. Bu inanca göre Yahudinin üstünlüğü ahiret için de geçerlidir. Talmud’a göre cehennem ateşi Ben-i İsrail günahkarları ve hahamların talebeleri üzerinde etkili olmayacaktır.

   Talmud, Yahudilerin dünyanın sahibi olduğunu iddia eder. Talmud’a göre, Yahudi olmayan birsinin malı, onu ilk bulan Yahudinindir. Yahudiler bütün ırklardan üstündür. Diğer milletlerin tohumu hayvan tohumudur.